Turkey's Constitutional Court has voted to ban the country's largest pro-Kurdish party because of alleged links with Kurdish separatist rebels.
Turkey's chief prosecutor Abdurrahman Yalcinkaya argued that the Democratic Society Party (DTP) took orders from the Kurdistan Workers Party (PKK).
The DTP is the latest in a series of pro-Kurdish parties to have been closed down in Turkey.
The EU, which Turkey hopes to join, expressed concern over Friday's ruling.
"While strongly denouncing violence and terrorism, the presidency recalls that the dissolution of political parties is an exceptional measure that should be used with utmost restraint," the EU's Swedish presidency said in a statement reported by Reuters.
The 11 judges in Turkey's Constitutional Court ruled that the DTP had become a "focal point of activities against the indivisible unity of the state, the country and the nation", court president Hasim Kilic told reporters.
He said DTP leaders Ahmet Turk and Aysel Tugluk had been stripped of parliamentary immunity and banned from politics for five years along with 35 other party members.
All party assets would be seized by the treasury, Mr Kilic added.
The DTP holds 21 seats in Turkey's 550-member parliament.
Some 40,000 people have died since the outlawed PKK launched an armed campaign in the mainly Kurdish south-east in 1984.
The BBC's Jonathan Head, in Istanbul, says the DTP's ban is another blow to the government's hopes of ending the conflict.
Prime Minister Recep Tayyip Erdogan has tried to push through a package of reforms aimed at winning over the alienated Kurdish community and persuading militants to lay down their weapons.
Reacting to the ban, DTP chairman Mr Turk said it would not help to end the 25-year conflict.
"Turkey cannot resolve this problem by closing down parties," he said.
The court case has already caused unrest in Kurdish areas.
In the city of Hakkari - near the Iran and Iraq borders - Turkish police used water canon to break up a protest by Kurdish rebel supporters on Friday, Anatolia news agency reported.
Kurds make up about 20% of Turkey's population of more than 70 million.
The PKK is listed as a terrorist organisation by Turkey, the EU and the US.
Showing posts with label Turkish politics. Show all posts
Showing posts with label Turkish politics. Show all posts
Saturday, December 12, 2009
PKK provokasyonuna yüksek sesle karşı koymak...
CENGİZ ÇANDAR
Tokat Reşadi-ye’de 7 askerin şehit düşmesine yol açan saldırı meğerse ‘provokasyon’ değilmiş, çünkü PKK, Fırat Haber Ajansı aracılığıyla önceki gün olayı üstlendiğini duyurdu.
PKK kaynaklı açıklama, olayın ‘provokasyon’ olduğu gerçeğini ortadan kaldırıyor mu?
Hayır. Tersine, PKK’nın ‘Açılım’a yönelik provokasyon yaptığını gösteriyor.
Bu anlamda, Reşadiye saldırısını, 1993’te Turgut Özal’ın ölümünden bir ay sonra çözüm umutlarını canlandırmış olan ‘ateşkes süreci’ni sona erdiren ‘33 asker’in şehit düşmesini hatırlatan bir ‘provokasyon’ olduğu kanısında olanları yanıltan bir şey yok. Evet, Reşadiye saldırısı, tıpkı ‘33 askerin katli’ olayı gibi bir provokasyondur. PKK imzalı bir provokasyon.
Bakın Stockholm’de yaşayan ve tüm ömrü boyunca şiddete karşı çıkmış olan tanınmış Kürt aydını ve siyasetçisi Kemal Burkay, Cihan Haber Ajansı’na verdiği mülakatta neler diyor:
“Bu 33 askerin katli olayı büyük bir tepki oluşturmuştu. Hem iç hem de dış kamuoyunda dönemin hükümetince demokratik bir çözüm bulunması yönünde olumlu bir beklenti vardı. Özal da çözüm yanlısı bir insandı ama o provokasyon ile çözüm kesintiye uğradı. Savaş yeniden hızlandı ve çok kanlar döküldü yine... Evet, şimdi benzer bir durum var. Ak Parti’nin başlattığı açılım süreci umutlar yarattı; hem yurtiçinde, hem de yurtdışında. Ama ne yazık ki statükocu güçler, savaş lobisi, barış karşıtları ilk günden itibaren sürece çok büyük tepki gösterdiler, bu malûm. En başta da MHP-CHP ve de Baykal-Bahçeli. Bunlar sürekli olarak kamuoyunu kışkırttılar, kamuoyunun korkularına seslendiler. Oysa hükümet iyi niyetlerle bir açılım başlatmıştı ve gerçekten de çözüm yönünde adımlar atmak istiyor. Karşı olanların ise hiçbir projesi yok, sadece engellemeye çalışıyorlar. Bu ortamda Reşadiye olayının gelmesi sürpriz olmadı. Böyle bir şeyin olmasını bekliyordum şahsen ve bundan kaygı duyuyordum. Birçok kimsenin de aynı kaygıları duyduğunu zannediyorum. Her yumuşama döneminde, her demokratik bir adım atılması aşamasında böylesi olaylar oluyor.”
Kendi payıma ben de duyuyordum o kaygıları ve o nedenle geçenlerde de yazdığım gibi ‘Açılım’ı, ‘ince buz üzerinde horon tepme’ye benzetmiş, hassas, kırılgan bir süreç olarak gördüğümü yazmıştım.
Peki, Reşadiye olayı ile ‘Açılım’ın sona erdiğini ilân etmek gerekiyor mu?
Tam tersine, hızlandırmak ve derinleştirmek gerekiyor.
‘Açılım’ın alternatifi, 1984-1993, 1993-1999 ve 2004-2008 arasına dönmek ise, yani ‘kanlı hesaplaşma’dan başka bir yol bırakmamak ise, ‘Açılım’ı inatla ve belirli dersler alarak devam ettirmekten başka yol yoktur.
***
‘Açılım’, süreç ilân edildiği günden başlayarak, yani son dört aydır önce MHP ve CHP’nin ‘provokasyonları’ ile karşılaştı,
en son olarak da PKK, ‘kanlı saldırısı’ ile ‘provokasyonlar kervanı’ndaki yerini aldı.
Birbirlerine hiç benzemeseler, hatta gayet net biçimde ‘karşıt konum’da yer alsalar bile ‘Açılım’ı değişik türlerden ‘provokasyonlar’ ile sekteye uğratmak ve bitirmek için çaba gösteren siyasi organizmaların benzer yanları var.
En başta, ‘Açılım’ın başarıya ulaşması halinde ‘siyasi’ olarak kendilerini zayıflatacağını düşünmeleri; ki, bu MHP ve CHP için geçerli. Bu iki partinin Türkiye’nin Kürt yoğun bölgelerinde varlığı zaten kalmadı. ‘Açılım’ amacına ulaşır ve Türkiye’de iç çatışma ile kan dökülmesi ihtimali ortadan kalkarsa, bu iki partinin Güneydoğu dışında da siyaset zeminleri büyük ölçüde kaybedilecektir.
Zaten her ikisinin ‘Açılım’a karşı tutumları, örneğin İzmir ve Bayramiç’teki olayların iklimini hazırlamıştır.
PKK, ‘Açılım’ı kendisinin ‘tasfiyesi süreci’ olarak görüyor. ‘Açılım’ kuşkusuz Kürt sorununun ‘şiddetten arındırılması’nı hedef aldığı anlamda, sonuçta PKK’nın tasfiyesine gider. Günümüz dünyasında ve bölgede, şayet Kürt sorununa çözümün ‘şiddet yolu’ ile aranmasının hiçbir ahlâki ve siyasi gerekçesi kalmazsa, PKK’nın silahlı varlığının anlamı kalır mı?
Bu yönü ile bakıldığında, Reşadiye saldırısı PKK için bir ‘güç gösterisi’ olmaktan ziyade bir ‘zaaf belirtisi’dir.
Bu noktada yapılacak en temel yanlış ise, ‘Açılım’ı askıya alarak veya ‘sil baştan’ ile PKK’nın ‘silahlı harekât alanı’nı genişletmek olur. ‘Açılım’, PKK’yı, özellikle ülkemizde nüfuz sağlayabildiği Kürt vatandaşlar nezdinde anlamsızlaştırdığı oranda hedefine yaklaşacaktır.
Öyleyse, ‘demokratik atılımlar’a kararlılıkla devam şarttır.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dün Amerika-Meksika gezisinden dönüşünde söylediği şu sözler doğrudur ve umut vericidir:
“... Biz güvenlik güçlerimizin yaptığının dışında yeni bir süreci başlattık. Nedir bu yeni süreç? Dedik ki bunun psikolojik boyutu vardır. Bu mücadelenin sosyolojik boyutu vardır, diplomatik boyutu vardır, ekonomik boyutu vardır. Tüm bunları içeren bir milli birlik kardeşlik projesi lütfen buna dikkat edin milli birlik kardeşlik projesi ve hedefiyle demokratik açılım süreci olsun dedik ve bu çalışmayı bu şekilde başlattık. Bu beyefendiler (MHP ve CHP) bu çalışmaya başından beri takoz oldular, çözüme yönelik bir projeleri var mı? Yok... Ama dikkat ederseniz sürekli ihanet, hıyanet... Söyledikleri şey bu.
Onlar ne kadar bunu söylerlerse söylesinler, biz şu inandığımız çözüm sürecini aynı kararlılıkla devam ettireceğiz.”
Tamam. Ama artık Kürt sorununa ilişkin kimlik hakları ve demokratik zeminin genişletilmesi konusunda elle tutular, somut adımlar atılması gerekiyor. ‘Retorik’ ne kadar doğru olsa da, siyasetin yerini almıyor.
***
Varılan noktada bir de DTP’nin kapatılması davasında karara yaklaşıldığı olgusu söz konusu. Bazı Ak Partililerin -Cemil Çiçek ve Burhan Kuzu gibi- Herri Batasuna’nın ETA bağlantısına gönderme yaparak, İspanya örneğinden yola çıkarak DTP’nin kapatılmasına çanak tutar beyanları dikkat çekiyor.
Unuttukları -basın köşelerinden kendilerine hatırlatılıyor- temel gerçek, İspanya’da gerek anayasal ve gerekse uygulamada Bask sorununun demokratik biçimde çözülmüş olduğu gerçeği. Bask bölgesinde ‘ayrılıkçılığı’ savunan siyasi partiler bile var. Yasak olan, hak arama yolu olarak ‘şiddet’ ve ETA ‘şiddet’ kullandığı, Herri Batasuna ise bu ‘şiddet kullanan örgütten talimat aldığı’ için AİHM tarafından kapatıldı.
İspanya’daki anayasal yapı ve uygulamanın onda biri Türkiye’de olursa, o vakit DTP’nin kapatılmasının meşruiyetinden söz edebilirsiniz. Aksi halde, DTP’yi şu aşamada kapatmak PKK’ya daha geniş alan açmaktan başka bir anlama gelmez.
Nitekim son beyanlarına bakılırsa, DTP’nin kapatılmasının Abdullah Öcalan’ın umurunda olmadığı hatta bunu arzuladığı bile söylenebilir.
Reşadiye olayı ve bu saldırıyı PKK’nın üstlenmesinden sonra, Türkiye’de hatırı sayılı sayıda ve seslerini geniş çevrede duyurabilen Kürt kanaat önderi konumundaki kişilere özel bir rol düşüyor. Reşadiye olayının -bunu PKK üstlenmiş de olsa- asıl Kürt halkının haklarına ve çıkarlarına yönelik pis bir provokasyon olduğunu yüksek sesle haykırmak ve kınamak.
Bunu yapabildikleri ölçüde, ‘Açılım’ın önünün açık kalmasına ve Kürt sorununun çözümünün şiddetin dışlanarak aranmasına yardımcı olacaklar. Türkiye siyasetinde rol alabilecekler. Bundan en büyük yararı ise herkesten ziyade Türkiye’nin Kürt vatandaşları görecek.
Gün, provokasyonlara karşı koymak ve PKK’nın ‘silahlı saldırıları’na yüksek sesle ‘Hayır’ demek günüdür.
Tokat Reşadi-ye’de 7 askerin şehit düşmesine yol açan saldırı meğerse ‘provokasyon’ değilmiş, çünkü PKK, Fırat Haber Ajansı aracılığıyla önceki gün olayı üstlendiğini duyurdu.
PKK kaynaklı açıklama, olayın ‘provokasyon’ olduğu gerçeğini ortadan kaldırıyor mu?
Hayır. Tersine, PKK’nın ‘Açılım’a yönelik provokasyon yaptığını gösteriyor.
Bu anlamda, Reşadiye saldırısını, 1993’te Turgut Özal’ın ölümünden bir ay sonra çözüm umutlarını canlandırmış olan ‘ateşkes süreci’ni sona erdiren ‘33 asker’in şehit düşmesini hatırlatan bir ‘provokasyon’ olduğu kanısında olanları yanıltan bir şey yok. Evet, Reşadiye saldırısı, tıpkı ‘33 askerin katli’ olayı gibi bir provokasyondur. PKK imzalı bir provokasyon.
Bakın Stockholm’de yaşayan ve tüm ömrü boyunca şiddete karşı çıkmış olan tanınmış Kürt aydını ve siyasetçisi Kemal Burkay, Cihan Haber Ajansı’na verdiği mülakatta neler diyor:
“Bu 33 askerin katli olayı büyük bir tepki oluşturmuştu. Hem iç hem de dış kamuoyunda dönemin hükümetince demokratik bir çözüm bulunması yönünde olumlu bir beklenti vardı. Özal da çözüm yanlısı bir insandı ama o provokasyon ile çözüm kesintiye uğradı. Savaş yeniden hızlandı ve çok kanlar döküldü yine... Evet, şimdi benzer bir durum var. Ak Parti’nin başlattığı açılım süreci umutlar yarattı; hem yurtiçinde, hem de yurtdışında. Ama ne yazık ki statükocu güçler, savaş lobisi, barış karşıtları ilk günden itibaren sürece çok büyük tepki gösterdiler, bu malûm. En başta da MHP-CHP ve de Baykal-Bahçeli. Bunlar sürekli olarak kamuoyunu kışkırttılar, kamuoyunun korkularına seslendiler. Oysa hükümet iyi niyetlerle bir açılım başlatmıştı ve gerçekten de çözüm yönünde adımlar atmak istiyor. Karşı olanların ise hiçbir projesi yok, sadece engellemeye çalışıyorlar. Bu ortamda Reşadiye olayının gelmesi sürpriz olmadı. Böyle bir şeyin olmasını bekliyordum şahsen ve bundan kaygı duyuyordum. Birçok kimsenin de aynı kaygıları duyduğunu zannediyorum. Her yumuşama döneminde, her demokratik bir adım atılması aşamasında böylesi olaylar oluyor.”
Kendi payıma ben de duyuyordum o kaygıları ve o nedenle geçenlerde de yazdığım gibi ‘Açılım’ı, ‘ince buz üzerinde horon tepme’ye benzetmiş, hassas, kırılgan bir süreç olarak gördüğümü yazmıştım.
Peki, Reşadiye olayı ile ‘Açılım’ın sona erdiğini ilân etmek gerekiyor mu?
Tam tersine, hızlandırmak ve derinleştirmek gerekiyor.
‘Açılım’ın alternatifi, 1984-1993, 1993-1999 ve 2004-2008 arasına dönmek ise, yani ‘kanlı hesaplaşma’dan başka bir yol bırakmamak ise, ‘Açılım’ı inatla ve belirli dersler alarak devam ettirmekten başka yol yoktur.
***
‘Açılım’, süreç ilân edildiği günden başlayarak, yani son dört aydır önce MHP ve CHP’nin ‘provokasyonları’ ile karşılaştı,
en son olarak da PKK, ‘kanlı saldırısı’ ile ‘provokasyonlar kervanı’ndaki yerini aldı.
Birbirlerine hiç benzemeseler, hatta gayet net biçimde ‘karşıt konum’da yer alsalar bile ‘Açılım’ı değişik türlerden ‘provokasyonlar’ ile sekteye uğratmak ve bitirmek için çaba gösteren siyasi organizmaların benzer yanları var.
En başta, ‘Açılım’ın başarıya ulaşması halinde ‘siyasi’ olarak kendilerini zayıflatacağını düşünmeleri; ki, bu MHP ve CHP için geçerli. Bu iki partinin Türkiye’nin Kürt yoğun bölgelerinde varlığı zaten kalmadı. ‘Açılım’ amacına ulaşır ve Türkiye’de iç çatışma ile kan dökülmesi ihtimali ortadan kalkarsa, bu iki partinin Güneydoğu dışında da siyaset zeminleri büyük ölçüde kaybedilecektir.
Zaten her ikisinin ‘Açılım’a karşı tutumları, örneğin İzmir ve Bayramiç’teki olayların iklimini hazırlamıştır.
PKK, ‘Açılım’ı kendisinin ‘tasfiyesi süreci’ olarak görüyor. ‘Açılım’ kuşkusuz Kürt sorununun ‘şiddetten arındırılması’nı hedef aldığı anlamda, sonuçta PKK’nın tasfiyesine gider. Günümüz dünyasında ve bölgede, şayet Kürt sorununa çözümün ‘şiddet yolu’ ile aranmasının hiçbir ahlâki ve siyasi gerekçesi kalmazsa, PKK’nın silahlı varlığının anlamı kalır mı?
Bu yönü ile bakıldığında, Reşadiye saldırısı PKK için bir ‘güç gösterisi’ olmaktan ziyade bir ‘zaaf belirtisi’dir.
Bu noktada yapılacak en temel yanlış ise, ‘Açılım’ı askıya alarak veya ‘sil baştan’ ile PKK’nın ‘silahlı harekât alanı’nı genişletmek olur. ‘Açılım’, PKK’yı, özellikle ülkemizde nüfuz sağlayabildiği Kürt vatandaşlar nezdinde anlamsızlaştırdığı oranda hedefine yaklaşacaktır.
Öyleyse, ‘demokratik atılımlar’a kararlılıkla devam şarttır.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dün Amerika-Meksika gezisinden dönüşünde söylediği şu sözler doğrudur ve umut vericidir:
“... Biz güvenlik güçlerimizin yaptığının dışında yeni bir süreci başlattık. Nedir bu yeni süreç? Dedik ki bunun psikolojik boyutu vardır. Bu mücadelenin sosyolojik boyutu vardır, diplomatik boyutu vardır, ekonomik boyutu vardır. Tüm bunları içeren bir milli birlik kardeşlik projesi lütfen buna dikkat edin milli birlik kardeşlik projesi ve hedefiyle demokratik açılım süreci olsun dedik ve bu çalışmayı bu şekilde başlattık. Bu beyefendiler (MHP ve CHP) bu çalışmaya başından beri takoz oldular, çözüme yönelik bir projeleri var mı? Yok... Ama dikkat ederseniz sürekli ihanet, hıyanet... Söyledikleri şey bu.
Onlar ne kadar bunu söylerlerse söylesinler, biz şu inandığımız çözüm sürecini aynı kararlılıkla devam ettireceğiz.”
Tamam. Ama artık Kürt sorununa ilişkin kimlik hakları ve demokratik zeminin genişletilmesi konusunda elle tutular, somut adımlar atılması gerekiyor. ‘Retorik’ ne kadar doğru olsa da, siyasetin yerini almıyor.
***
Varılan noktada bir de DTP’nin kapatılması davasında karara yaklaşıldığı olgusu söz konusu. Bazı Ak Partililerin -Cemil Çiçek ve Burhan Kuzu gibi- Herri Batasuna’nın ETA bağlantısına gönderme yaparak, İspanya örneğinden yola çıkarak DTP’nin kapatılmasına çanak tutar beyanları dikkat çekiyor.
Unuttukları -basın köşelerinden kendilerine hatırlatılıyor- temel gerçek, İspanya’da gerek anayasal ve gerekse uygulamada Bask sorununun demokratik biçimde çözülmüş olduğu gerçeği. Bask bölgesinde ‘ayrılıkçılığı’ savunan siyasi partiler bile var. Yasak olan, hak arama yolu olarak ‘şiddet’ ve ETA ‘şiddet’ kullandığı, Herri Batasuna ise bu ‘şiddet kullanan örgütten talimat aldığı’ için AİHM tarafından kapatıldı.
İspanya’daki anayasal yapı ve uygulamanın onda biri Türkiye’de olursa, o vakit DTP’nin kapatılmasının meşruiyetinden söz edebilirsiniz. Aksi halde, DTP’yi şu aşamada kapatmak PKK’ya daha geniş alan açmaktan başka bir anlama gelmez.
Nitekim son beyanlarına bakılırsa, DTP’nin kapatılmasının Abdullah Öcalan’ın umurunda olmadığı hatta bunu arzuladığı bile söylenebilir.
Reşadiye olayı ve bu saldırıyı PKK’nın üstlenmesinden sonra, Türkiye’de hatırı sayılı sayıda ve seslerini geniş çevrede duyurabilen Kürt kanaat önderi konumundaki kişilere özel bir rol düşüyor. Reşadiye olayının -bunu PKK üstlenmiş de olsa- asıl Kürt halkının haklarına ve çıkarlarına yönelik pis bir provokasyon olduğunu yüksek sesle haykırmak ve kınamak.
Bunu yapabildikleri ölçüde, ‘Açılım’ın önünün açık kalmasına ve Kürt sorununun çözümünün şiddetin dışlanarak aranmasına yardımcı olacaklar. Türkiye siyasetinde rol alabilecekler. Bundan en büyük yararı ise herkesten ziyade Türkiye’nin Kürt vatandaşları görecek.
Gün, provokasyonlara karşı koymak ve PKK’nın ‘silahlı saldırıları’na yüksek sesle ‘Hayır’ demek günüdür.
Bu hangi PKK?
ORAL ÇALIŞLAR
Tokat’taki pusuyu ilk duyduğumda, saldırının yapıldığı bölgeyi de dikkate alarak ‘Bunu PKK yapamaz’ diye düşünmüştüm. DTP’nin kapatılma davasının sürdüğü ve açılım tartışmalarının şiddetlendiği bir dönemde PKK tarafından böyle bir eylemin gerçekleştirilmesine az ihtimal vermiştim. Yanılmışım. (DTP hakkındaki karar bu yazıyı yazdığım sırada açıklanmamıştı.
Bu nedenle sonucun ne olduğunu veya olacağını bilmeden yazıyorum.) Tokat’ta 7 askerin
pusuya düşürülerek öldürülmesinin PKK tarafından üstlenilmesi, bu bağlamda tamamen yeni
bir duruma işaret ediyor.
‘Açılım’ sürecinin başlangıcından bu yana Türkiye’nin batısında yükselen milliyetçi tepkiler ortada... PKK’nın Tokat pususunun bu tepkileri güçlendirici ve kışkırtıcı yönde etki yapacağı ortada olan bir şeydi... DTP davasının sürdüğü bu kadar kritik bir dönemde, doğuracağı tepkileri ve Türkiye’nin batısında oluşturacağı isyan potansiyelini herkesin öngörebileceği böylesine vahşi bir katliama girişmekle PKK neyi amaçlıyor?
***
Mantıksal olarak bakıldığında, PKK’nın DTP’nin kapatılmasını istediği gibi bir sonuç ortaya çıkıyor... DTP’nin kapatılması durumunda, ‘açılım’ süresince Kürtler içinde meşru bir muhatap kalmayacak. Tabii bunun sonucunda da, Kürt kimliği konusunda duyarlı olan çevrelerdeki umutsuzluk artacak ve Kürtler içindeki ‘şiddet’ eğilimi güç kazanacak.
Aslında, son dönemde, hem DTP içinde, hem de Kürtlerin genelinde, silahlı eylemlerin Kürtlerin demokratik taleplerinin gerçekleştirilmesi konusunda bir yarar sağlamadığı, tam tersine bu taleplere zarar verdiği fikri yaygınlaşıyor. Soruna siyasi bir çözüm bulunabileceği umudu da artıyor.
PKK sanki bu psikolojinin daha da güçlenmesinden endişeye kapılmış durumda. DTP’nin (kapatılmaması halinde) açılım süreci ilerledikçe giderek güçlü bir muhatap haline dönüşme ihtimal yüksek. Bu ihtimal, PKK çevrelerinde, kendilerinin devre dışı kalacakları, hatta PKK’nın bir süre sonra ‘misyonunu tamamlamış bir örgüt konumuna gelebileceği’ gibi korkular doğuruyor olabilir.
Açılım sürecinin en hassas ve kritik noktası, ‘muhatap’... DTP’nin bazı yöneticileri, muhtemelen PKK’dan gelen taleplerin ve baskıların da etkisiyle ‘muhatap Öcalan’ deme gereğini duydular. Türkiye’nin Batısı’nda oluşacak tepkileri bilmelerine rağmen bu tutumu sürdürdüler.
Bu konuda, DTP içinde iki farklı dil göze çarpıyor. Bazı yöneticiler, ‘Öcalan bu süreçte olumlu rol oynayabilir, onu da dikkate almak gerekir’ şeklinde daha kontrollü sayılabilecek bir üsluba eğilim gösterirken, bazı yöneticiler, ‘muhatap Öcalan’dır’ demeyi tercih ediyorlar.
Kandil ve Öcalan ise, ‘Muhatap DTP de olabilir’ diyerek muğlak bir ifade kullanmayı tercih etti. Bugünün Türkiye’sinde ve bu psikolojik ortamda, DTP’nin yok sayılması mümkün
olamıyor. DTP, hem kendi içindeki aksaklık ve uyumsuzluklara, hem de dışsal koşullardaki olumsuzluklara rağmen, seçimle gelmiş meşru bir temsilci olarak varlığını ‘konunun tarafları’na kabul ettirebilmiş bir oluşum.
Tabii şu noktayı da göz önünde bulundurmakta yarar var: Tek bir PKK’dan söz etmek, (Türk milliyetçilerinin kafasındaki imajın tam aksine) o kadar da kolay değil. Kongra-Gel’in eski başkanı Zübeyir Aydar’la geçen ay Brüksel’de karşılaştığımıza, o da bu farklılıklara dikkat çekmişti.
Zübeyir Aydar, PKK’nın durumunu değerlendirirken, ‘Kandil’, ‘İmralı’, ‘yurtdışı’, ‘Türkiye’nin içi’ olmak üzere çok değişik merkezlerin ve eğilimlerin PKK’nın kararlarında etkili olduğunu dile getirdi. Öcalan’ın çağrısı üzerine gerçekleşen Kandil’den inişlerin ardından, PKK içindeki değişik eğilimlerin değişik tepkiler verdiğine vurgu yaptı.
***
‘Açılım’ sürecinin en ilginç boyutlarından biri, PKK çevrelerinden gelen, ‘bizi tasfiye etmek istiyorlar’ değerlendirmeleri. Bu değerlendirmeler hem Öcalan’ın açıklamalarına yansıdı, hem de DTP yöneticilerinin kullandıkları üslubu etkiledi.
Tokat’taki acımasız pusu, PKK’dan gelen bir ‘ben hâlâ varım ve gerekirse böyle şeyler yaparım’ mesajı olarak okunabilir. Ancak, belirttiğimiz gibi, hem bölgedeki dengeler, hem de Kürt halkı içinde öne çıkmakta olan eğilim, ‘silahların artık susması’ yönünde.
Eğer Türkiye’ye egemen olan irade süreci doğru yönetebilir, PKK’ya yönelik tepkiyi Kürt halkını hedef alan bir baskıya dönüştürmez ve demokratikleşme iradesinin sürdürülmesi
noktasında ısrar ederse, ‘açılım’ da, Kürt toplumundaki şiddetten uzaklaşma eğilimi de
devam eder. Hatta, şiddeti ihya etme yönündeki çabalar marjinalleşebilirler.
NOT: PKK merkezinin Tokat’taki pusu konusunda yapmış olduğu “Anakarargah Komutanlığımız tarafından herhangi bir talimat verilmemesine rağmen, Dersim eyaletimize bağlı bir birimimiz kendi inisiyatifiyle yaptı” açıklaması, 1993 yılındaki 33 askerin öldürüldüğü Bingöl pususundan sonra gerçeklemiş olan gelişmeleri akla getiriyor.
O zaman da PKK merkezi ve Öcalan tarafından benzer şekilde dolaylı olarak üstlenilmiş olan pusu, daha sonra, ‘Bizim haberimiz yoktu, Şemdin Sakık kendi inisiyatifiyle yaptı’ denilerek reddedilmişti. Sonraki yıllarda, Ergenekon dosyası dahil olmak üzere ortaya çıkan bir çok bilgi ve bulgu, Bingöl pususunun devlet içindeki bazı güçlerle bağlantısı olduğu yönündeki şüpheyi artırdı.
Bu gibi noktaların da bir kenara not edilmelerinde büyük yarar var... Bu gibi şüpheler üzerinden bir araştırmaya ve sorgulamaya girişilirse, olayın arka planındaki olası birtakım karanlık hesapların ve bağlantıların aydınlatılması söz konusu olabilir.
Tokat’taki pusuyu ilk duyduğumda, saldırının yapıldığı bölgeyi de dikkate alarak ‘Bunu PKK yapamaz’ diye düşünmüştüm. DTP’nin kapatılma davasının sürdüğü ve açılım tartışmalarının şiddetlendiği bir dönemde PKK tarafından böyle bir eylemin gerçekleştirilmesine az ihtimal vermiştim. Yanılmışım. (DTP hakkındaki karar bu yazıyı yazdığım sırada açıklanmamıştı.
Bu nedenle sonucun ne olduğunu veya olacağını bilmeden yazıyorum.) Tokat’ta 7 askerin
pusuya düşürülerek öldürülmesinin PKK tarafından üstlenilmesi, bu bağlamda tamamen yeni
bir duruma işaret ediyor.
‘Açılım’ sürecinin başlangıcından bu yana Türkiye’nin batısında yükselen milliyetçi tepkiler ortada... PKK’nın Tokat pususunun bu tepkileri güçlendirici ve kışkırtıcı yönde etki yapacağı ortada olan bir şeydi... DTP davasının sürdüğü bu kadar kritik bir dönemde, doğuracağı tepkileri ve Türkiye’nin batısında oluşturacağı isyan potansiyelini herkesin öngörebileceği böylesine vahşi bir katliama girişmekle PKK neyi amaçlıyor?
***
Mantıksal olarak bakıldığında, PKK’nın DTP’nin kapatılmasını istediği gibi bir sonuç ortaya çıkıyor... DTP’nin kapatılması durumunda, ‘açılım’ süresince Kürtler içinde meşru bir muhatap kalmayacak. Tabii bunun sonucunda da, Kürt kimliği konusunda duyarlı olan çevrelerdeki umutsuzluk artacak ve Kürtler içindeki ‘şiddet’ eğilimi güç kazanacak.
Aslında, son dönemde, hem DTP içinde, hem de Kürtlerin genelinde, silahlı eylemlerin Kürtlerin demokratik taleplerinin gerçekleştirilmesi konusunda bir yarar sağlamadığı, tam tersine bu taleplere zarar verdiği fikri yaygınlaşıyor. Soruna siyasi bir çözüm bulunabileceği umudu da artıyor.
PKK sanki bu psikolojinin daha da güçlenmesinden endişeye kapılmış durumda. DTP’nin (kapatılmaması halinde) açılım süreci ilerledikçe giderek güçlü bir muhatap haline dönüşme ihtimal yüksek. Bu ihtimal, PKK çevrelerinde, kendilerinin devre dışı kalacakları, hatta PKK’nın bir süre sonra ‘misyonunu tamamlamış bir örgüt konumuna gelebileceği’ gibi korkular doğuruyor olabilir.
Açılım sürecinin en hassas ve kritik noktası, ‘muhatap’... DTP’nin bazı yöneticileri, muhtemelen PKK’dan gelen taleplerin ve baskıların da etkisiyle ‘muhatap Öcalan’ deme gereğini duydular. Türkiye’nin Batısı’nda oluşacak tepkileri bilmelerine rağmen bu tutumu sürdürdüler.
Bu konuda, DTP içinde iki farklı dil göze çarpıyor. Bazı yöneticiler, ‘Öcalan bu süreçte olumlu rol oynayabilir, onu da dikkate almak gerekir’ şeklinde daha kontrollü sayılabilecek bir üsluba eğilim gösterirken, bazı yöneticiler, ‘muhatap Öcalan’dır’ demeyi tercih ediyorlar.
Kandil ve Öcalan ise, ‘Muhatap DTP de olabilir’ diyerek muğlak bir ifade kullanmayı tercih etti. Bugünün Türkiye’sinde ve bu psikolojik ortamda, DTP’nin yok sayılması mümkün
olamıyor. DTP, hem kendi içindeki aksaklık ve uyumsuzluklara, hem de dışsal koşullardaki olumsuzluklara rağmen, seçimle gelmiş meşru bir temsilci olarak varlığını ‘konunun tarafları’na kabul ettirebilmiş bir oluşum.
Tabii şu noktayı da göz önünde bulundurmakta yarar var: Tek bir PKK’dan söz etmek, (Türk milliyetçilerinin kafasındaki imajın tam aksine) o kadar da kolay değil. Kongra-Gel’in eski başkanı Zübeyir Aydar’la geçen ay Brüksel’de karşılaştığımıza, o da bu farklılıklara dikkat çekmişti.
Zübeyir Aydar, PKK’nın durumunu değerlendirirken, ‘Kandil’, ‘İmralı’, ‘yurtdışı’, ‘Türkiye’nin içi’ olmak üzere çok değişik merkezlerin ve eğilimlerin PKK’nın kararlarında etkili olduğunu dile getirdi. Öcalan’ın çağrısı üzerine gerçekleşen Kandil’den inişlerin ardından, PKK içindeki değişik eğilimlerin değişik tepkiler verdiğine vurgu yaptı.
***
‘Açılım’ sürecinin en ilginç boyutlarından biri, PKK çevrelerinden gelen, ‘bizi tasfiye etmek istiyorlar’ değerlendirmeleri. Bu değerlendirmeler hem Öcalan’ın açıklamalarına yansıdı, hem de DTP yöneticilerinin kullandıkları üslubu etkiledi.
Tokat’taki acımasız pusu, PKK’dan gelen bir ‘ben hâlâ varım ve gerekirse böyle şeyler yaparım’ mesajı olarak okunabilir. Ancak, belirttiğimiz gibi, hem bölgedeki dengeler, hem de Kürt halkı içinde öne çıkmakta olan eğilim, ‘silahların artık susması’ yönünde.
Eğer Türkiye’ye egemen olan irade süreci doğru yönetebilir, PKK’ya yönelik tepkiyi Kürt halkını hedef alan bir baskıya dönüştürmez ve demokratikleşme iradesinin sürdürülmesi
noktasında ısrar ederse, ‘açılım’ da, Kürt toplumundaki şiddetten uzaklaşma eğilimi de
devam eder. Hatta, şiddeti ihya etme yönündeki çabalar marjinalleşebilirler.
NOT: PKK merkezinin Tokat’taki pusu konusunda yapmış olduğu “Anakarargah Komutanlığımız tarafından herhangi bir talimat verilmemesine rağmen, Dersim eyaletimize bağlı bir birimimiz kendi inisiyatifiyle yaptı” açıklaması, 1993 yılındaki 33 askerin öldürüldüğü Bingöl pususundan sonra gerçeklemiş olan gelişmeleri akla getiriyor.
O zaman da PKK merkezi ve Öcalan tarafından benzer şekilde dolaylı olarak üstlenilmiş olan pusu, daha sonra, ‘Bizim haberimiz yoktu, Şemdin Sakık kendi inisiyatifiyle yaptı’ denilerek reddedilmişti. Sonraki yıllarda, Ergenekon dosyası dahil olmak üzere ortaya çıkan bir çok bilgi ve bulgu, Bingöl pususunun devlet içindeki bazı güçlerle bağlantısı olduğu yönündeki şüpheyi artırdı.
Bu gibi noktaların da bir kenara not edilmelerinde büyük yarar var... Bu gibi şüpheler üzerinden bir araştırmaya ve sorgulamaya girişilirse, olayın arka planındaki olası birtakım karanlık hesapların ve bağlantıların aydınlatılması söz konusu olabilir.
Yüksek Mahkeme DTP'yi kapattı
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç Demokratik Toplum Partisi'nin kapatılmasına karar verildiğini açıkladı. 37 DTP'liye 5 yıl boyunca siyaset yasağı geldi
ANKARA - Anayasa Mahkemesi, oybirliği ile Demokratik Toplum Partisi’ni "eylemleri yanında, terör örgütüyle olan bağlantıları da değerlendirildiğinde devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak
haline geldiği gerekçesiyle" temelli kapattı. Mahkeme, 37 isim hakkında 5 yıllık siyasi yasak getirirken, bu kapsama giren Parti Genel Başkanı Ahmet Türk ile eski Eşbaşkan Aysel Tuğluk'un milletvekilliklerini düşürdü. DTP dosyasının gündeme alınma zamanlamasıyla demokratik açılım süreci arasında bağlantı kurulmasını eleştiren Haşim Kılıç, "Hukukun yükünü mahkemeler çeker. Siyasetçilerin yükünü de siyasetçilerin çekmesi lazım" dedi. DTP kararını alırken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin İspanya'da kapatılan Herri Batasuna partisi ile ilgili kararını da dikkate aldığını söyleyen Kılıç, isim vermeden Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek'in DTP'nin durumunu Batasuna'ya benzeten açıklaması için 'talihsiz açıklama' ifadesini kullandı.
Terör odağı olduğu için
Anayasa Mahkemesi Yargıtay Başsavcılığı'nın 16 Kasım 2007'de 'bölücü eylemlerin odağı olduğu' iddiasıyla DTP aleyhine açtığı davanın esastan görüşmesini 4. gününde tamamladı. 4. günde yapılan 9 saatlik tartışmaların ardından kameraların önüne çıkan Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç, yapılan görüşmeler sonunda, DTP’nin, eylemleri yanında, terör örgütüyle olan bağlantıları da değerlendirildiğinde, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığından, Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleriyle 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddeleri gereğince kapatılmasına karar verildiğini açıkladı.
Türk ve Tuğluk'un milletvekilliği düşecek
Partinin tüzel kişiliğinin kapatma kararının çıktığı andan itibaren geçerli olacağını söyleyen Kılıç, beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan ve bu nedenle siyasi yasak getirilenler arasında DTP Genel Başkanı ve Mardin Milletvekili Ahmet Türk ile Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerinin karar resmi gazetede yayınlandıktan sonra düşeceğini açıkladı. Tuğluk ve Türk, bağımsız olarak seçime girip TBMM'ye girebilecek, ama herhangi bir parti grubuna üye olamayacak.
Başkanlar bağımsız devam edebilir
Kılıç'ın açıkladığı listede belediye başkanları Necdet Atalay(Batman), Ferhan Türk(Kızıltepe), Selim Sadak (Siirt) ve Aydın Budak (Cizre) yeralıyor. Belediye başkanları İçişleri Bakanlığı kapatma kararını gerekçe göstererem haklarında bir işlem yapmadığı takdirde görevlerine bağımsız olarak devam edebilecek.
Çiçek'in açıklaması talihsiz
Kararı okuduktan sonra davanın zamanlamasına ilişkin yapılan eleştirilere yanıt veren Kılıç, isim vermeden Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek'in Herri Batasuna kararıyla ilgili açıklamalarını "talihsiz açıklamalar" olduğunu ifade ederek şunları söyledi:
ELEŞTİRİLERİ GÖRÜYOR GİBİYİM: Karar yazılana kadar Anayasa Mahkemesi ile ilgili belki de yapılacak eleştirileri şimdiden görüyor gibiyim. Bu nedenle mahkememizle ilgili bu karardan önce bazı düşüncelere eleştirilerini olduğunu basın organlarında bizde adım adım izledik. Bunlar içinde demokrasi ve insan hakları alanında tam bir süreç başlamış iken böyle bir sürecin, bu davanın ele alınmasıyla, bu sürecin sabote edildiği, verilecek kapatma kararının siyasi bir darbe olarak nitelendirildiği ve zamanlamasının da siyasi partinin görüşülmesine ilişkin tarihin çok düşündürücü olduğu ifade edildi. Bu eleştirileri biz çok haksız ve acımasız olarak değerlendiriyoruz. Bu dava 2 yılı aşkın bir süredir devam etmekte ve iki yılı birazda geçmiş durumda. İki yıl bu konuda başsavcı ile 141 belgenin eklerine ilişkin çok ciddi eksikler görüldü. Bu eksiklikler raportörler aracılığıyla kapatılmaya çalışıldı. bizim partiye ilişkin gündemi tespit ederken dışarıda sürmekte olan bir demokratik süreci ile ilgili herhangi öngörümüz değerlendirmemiz herhangi bir düşüncemiz asla olmamıştır.
BİR PARTİ TERÖRÜ KULLANAMAZ :Mahkeme hak ve özgürlükler korusunda birey ile devletin menfaatleri ve çıkarları daha doğrusu anayasada koruma altına alınmış değerler arasında bir denge kuran bir kurumdur. Bu dengeyi kuranken tabi ki Anayasaya, yasalara ulusla arası hukuka ve hukukun üstün kurallarına bağlı kararak bu dengeyi korumaya çalışmıştır. Parti kapatmalarla ilgili çağdaş dünyada geçerli olan uluslararası anlaşmaların ve bizim siyasi partiler kanunumuz ifade ettiği ölçüler içerisinde hem ifade özgürlüğünü hem de örgütlenme özgürlüğünü kullanılmasına ilişkin bir takım ölçülerin olduğunu hepimiz biliyorsunuz. Bir siyasi parti terör, şiddet baskı içeren eylem ve söylemleri kullanma hakkına sahip değildir. terör ve şiddet içeren eylem ve söylemlerle barışçıl söylem ve önerilerin birbirinden ayırmak zorundadır.
KAPATMA GEREKÇELERİ: Nitekim AHİM son yıllarda vermiş olduğu kararlarında bu konunun üzerinde çok açık bir biçimde durmuş bununla ilgili önemli ölçüler ve ölçütler yaratmıştır. İşte bunları ifade edecek olursak bir siyasi partinin terör ve şiddete yakınlığı meşru göstermeye çalışması propagandası, övülmesi yardım ve yataklık yapması açık ve gizli onay ve destek vermesi sözleşmeye asla uygun görülmemiştir. Bu konuda verilmiş kapatma kararları sözleşmeyi ihlal olarak nitelendirilmemiştir. Bir parti demokratik ortam içerisinde amacı ve bu amaca ulaşmak için kullandığı araçlarını demokratik toplum değerleriyle uyum içerisinde kullanmak zorundadır. Bu uygunluk yoksa bu siyasi partinin siyasi alanda bir toplum modeli önerme hakkı da yoktur.
TERÖR VE ŞİDDET YÖNTEM OLAMAZ: Bir partinin savunduğu ya da önerdiği inandığı toplumsal projesi ne kadar kutsal olursa olsun yöntem olarak eğer terör ve şiddetle ilişki kurmuş ise bu amacının bence hiç bir anlamı yoktur. Anayasa mahkemesi son yıllarda verdiği kararlarda AHİM’in yapmış olduğu bu kriterleri ciddi anlamda kullanıyor ve buna örnek olarak HAK-PAR kararında bunu uygulamıştır. Terör ve şiddetle olan eylemlerle, barışçıl yöntemleri ayırarak kararlarını bu ölçüde vermeye çalışmaktadır.
SİYASETÇİLERE UYARI: Hukukun yükünü mahkemeler çeker. Siyasetçilerin yükünü de siyasetçilerin çekmesi lazım. Kimse mahkemelerin siyasi bir görev şeklinde bir yardım beklememeli. Bekleme hakkı da yoktur. Siyasi partiler ilgili ve ihtiyaç duyulan anayasal ya da yasal değişiklikleri yapması için her zaman çağrıda bulunduk. Ancak bu çağrıları siyasilere duyurmayı başaramadık. Hemen belirtelim ki bu çağrının içinde siyasi partilerle ilgili gerek anayasal gerekse yasal düzenlemelerde terör ve şiddete ilişkin izin veren bir düzenleme asla yapılamaz herhangi bir çağrımız yok. Çünkü dünyanın hiç bir yerinde terör ve şiddete bulaşmış partiye ifade özgürlüğünde bir hak verilmektedir. Değişiklikler konusunda yaptığımız çağrı tamamen bunun dışındadır.
YILGINLIK YOK: Terör eylemleri itibariyle terörün amacı korku endişe güvensizlik yaratarak toplumun moralini bozmayı amaçlamaktadır. Bozulan bu ortamdan faydalanarak siyasi hedeflerine ulaşmayı amacı gütmektedir. Türkiye Cumhuriyeti bütün kurumları sistemleri çalışmaktadır. Yılgınlık ve umutsuzluk bu toplumun tarihinde yoktur ve olmayacaktır. Demokrasi sorunlara çözüm bulma sanatıdır. Demokratik ortamda çözüm üretmemek mümkün değildir. Siyasi etnik dinsel tüm farklılıklarımızla birlikte bizlerin yaşama azmini birlikte yaşama azmini ve becerisini göstermek zorunda olduğumuzu altını çizerek ifade etmek istiyorum. Milletimizin terör karşısındaki bu güne kadar gösterdiği asil ve vakur duruşu adeta bir tarih yazmaktadır. 40 yıldır terörü bütün acımasız saldırılarına rağmen birlikte yaşama arzusunu asla kaybetmemiştir.
ÇÖZÜM YERİ MECLİSTİR: Evet zorlu bir süreçte geçiyoruz, sorunlarımız ne kadar ağır olursa olsun çözüm yeri parlamentodur. Parlamento olmalı ve bu inancı asla kaybetmemeliyiz. Siyasi aktörlere bir çağrı yapmak istiyorum öfke ve siyasi gelecek endişelerinde arınarak kaybolan diyaloglar kurulmalıdır. Milletin layık olduğu Demokratik hukuk devletin gerekli kıldığı anayasal ve yasal değişiklikler bir an önce hayata geçirilmelidir. Bu kararın milletimize ve devletimize hayırlı olmasını diliyorum.
BATASUNA ETKİLİ OLDU: Kararımızda ağırlık olarak Batasuna kararı ve ahim kararları etken oldu. Süreç içerisinde çeşitli beyanatlar oldu. Özellikle siyasilerin ve gazetecilerin açıklamaları oldu. Bu açıklamaları talihsizlik olarak görüyorum. Bu tür açıklamalar yapılmaması gerekirken maalesef yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi, AHİM’in verdiği kararları göz gönünde tutulmuştur. Batusuna kararı göz önünde tutulmuştur.
ANKARA - Anayasa Mahkemesi, oybirliği ile Demokratik Toplum Partisi’ni "eylemleri yanında, terör örgütüyle olan bağlantıları da değerlendirildiğinde devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak
haline geldiği gerekçesiyle" temelli kapattı. Mahkeme, 37 isim hakkında 5 yıllık siyasi yasak getirirken, bu kapsama giren Parti Genel Başkanı Ahmet Türk ile eski Eşbaşkan Aysel Tuğluk'un milletvekilliklerini düşürdü. DTP dosyasının gündeme alınma zamanlamasıyla demokratik açılım süreci arasında bağlantı kurulmasını eleştiren Haşim Kılıç, "Hukukun yükünü mahkemeler çeker. Siyasetçilerin yükünü de siyasetçilerin çekmesi lazım" dedi. DTP kararını alırken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin İspanya'da kapatılan Herri Batasuna partisi ile ilgili kararını da dikkate aldığını söyleyen Kılıç, isim vermeden Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek'in DTP'nin durumunu Batasuna'ya benzeten açıklaması için 'talihsiz açıklama' ifadesini kullandı.
Terör odağı olduğu için
Anayasa Mahkemesi Yargıtay Başsavcılığı'nın 16 Kasım 2007'de 'bölücü eylemlerin odağı olduğu' iddiasıyla DTP aleyhine açtığı davanın esastan görüşmesini 4. gününde tamamladı. 4. günde yapılan 9 saatlik tartışmaların ardından kameraların önüne çıkan Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç, yapılan görüşmeler sonunda, DTP’nin, eylemleri yanında, terör örgütüyle olan bağlantıları da değerlendirildiğinde, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığından, Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleriyle 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddeleri gereğince kapatılmasına karar verildiğini açıkladı.
Türk ve Tuğluk'un milletvekilliği düşecek
Partinin tüzel kişiliğinin kapatma kararının çıktığı andan itibaren geçerli olacağını söyleyen Kılıç, beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan ve bu nedenle siyasi yasak getirilenler arasında DTP Genel Başkanı ve Mardin Milletvekili Ahmet Türk ile Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerinin karar resmi gazetede yayınlandıktan sonra düşeceğini açıkladı. Tuğluk ve Türk, bağımsız olarak seçime girip TBMM'ye girebilecek, ama herhangi bir parti grubuna üye olamayacak.
Başkanlar bağımsız devam edebilir
Kılıç'ın açıkladığı listede belediye başkanları Necdet Atalay(Batman), Ferhan Türk(Kızıltepe), Selim Sadak (Siirt) ve Aydın Budak (Cizre) yeralıyor. Belediye başkanları İçişleri Bakanlığı kapatma kararını gerekçe göstererem haklarında bir işlem yapmadığı takdirde görevlerine bağımsız olarak devam edebilecek.
Çiçek'in açıklaması talihsiz
Kararı okuduktan sonra davanın zamanlamasına ilişkin yapılan eleştirilere yanıt veren Kılıç, isim vermeden Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek'in Herri Batasuna kararıyla ilgili açıklamalarını "talihsiz açıklamalar" olduğunu ifade ederek şunları söyledi:
ELEŞTİRİLERİ GÖRÜYOR GİBİYİM: Karar yazılana kadar Anayasa Mahkemesi ile ilgili belki de yapılacak eleştirileri şimdiden görüyor gibiyim. Bu nedenle mahkememizle ilgili bu karardan önce bazı düşüncelere eleştirilerini olduğunu basın organlarında bizde adım adım izledik. Bunlar içinde demokrasi ve insan hakları alanında tam bir süreç başlamış iken böyle bir sürecin, bu davanın ele alınmasıyla, bu sürecin sabote edildiği, verilecek kapatma kararının siyasi bir darbe olarak nitelendirildiği ve zamanlamasının da siyasi partinin görüşülmesine ilişkin tarihin çok düşündürücü olduğu ifade edildi. Bu eleştirileri biz çok haksız ve acımasız olarak değerlendiriyoruz. Bu dava 2 yılı aşkın bir süredir devam etmekte ve iki yılı birazda geçmiş durumda. İki yıl bu konuda başsavcı ile 141 belgenin eklerine ilişkin çok ciddi eksikler görüldü. Bu eksiklikler raportörler aracılığıyla kapatılmaya çalışıldı. bizim partiye ilişkin gündemi tespit ederken dışarıda sürmekte olan bir demokratik süreci ile ilgili herhangi öngörümüz değerlendirmemiz herhangi bir düşüncemiz asla olmamıştır.
BİR PARTİ TERÖRÜ KULLANAMAZ :Mahkeme hak ve özgürlükler korusunda birey ile devletin menfaatleri ve çıkarları daha doğrusu anayasada koruma altına alınmış değerler arasında bir denge kuran bir kurumdur. Bu dengeyi kuranken tabi ki Anayasaya, yasalara ulusla arası hukuka ve hukukun üstün kurallarına bağlı kararak bu dengeyi korumaya çalışmıştır. Parti kapatmalarla ilgili çağdaş dünyada geçerli olan uluslararası anlaşmaların ve bizim siyasi partiler kanunumuz ifade ettiği ölçüler içerisinde hem ifade özgürlüğünü hem de örgütlenme özgürlüğünü kullanılmasına ilişkin bir takım ölçülerin olduğunu hepimiz biliyorsunuz. Bir siyasi parti terör, şiddet baskı içeren eylem ve söylemleri kullanma hakkına sahip değildir. terör ve şiddet içeren eylem ve söylemlerle barışçıl söylem ve önerilerin birbirinden ayırmak zorundadır.
KAPATMA GEREKÇELERİ: Nitekim AHİM son yıllarda vermiş olduğu kararlarında bu konunun üzerinde çok açık bir biçimde durmuş bununla ilgili önemli ölçüler ve ölçütler yaratmıştır. İşte bunları ifade edecek olursak bir siyasi partinin terör ve şiddete yakınlığı meşru göstermeye çalışması propagandası, övülmesi yardım ve yataklık yapması açık ve gizli onay ve destek vermesi sözleşmeye asla uygun görülmemiştir. Bu konuda verilmiş kapatma kararları sözleşmeyi ihlal olarak nitelendirilmemiştir. Bir parti demokratik ortam içerisinde amacı ve bu amaca ulaşmak için kullandığı araçlarını demokratik toplum değerleriyle uyum içerisinde kullanmak zorundadır. Bu uygunluk yoksa bu siyasi partinin siyasi alanda bir toplum modeli önerme hakkı da yoktur.
TERÖR VE ŞİDDET YÖNTEM OLAMAZ: Bir partinin savunduğu ya da önerdiği inandığı toplumsal projesi ne kadar kutsal olursa olsun yöntem olarak eğer terör ve şiddetle ilişki kurmuş ise bu amacının bence hiç bir anlamı yoktur. Anayasa mahkemesi son yıllarda verdiği kararlarda AHİM’in yapmış olduğu bu kriterleri ciddi anlamda kullanıyor ve buna örnek olarak HAK-PAR kararında bunu uygulamıştır. Terör ve şiddetle olan eylemlerle, barışçıl yöntemleri ayırarak kararlarını bu ölçüde vermeye çalışmaktadır.
SİYASETÇİLERE UYARI: Hukukun yükünü mahkemeler çeker. Siyasetçilerin yükünü de siyasetçilerin çekmesi lazım. Kimse mahkemelerin siyasi bir görev şeklinde bir yardım beklememeli. Bekleme hakkı da yoktur. Siyasi partiler ilgili ve ihtiyaç duyulan anayasal ya da yasal değişiklikleri yapması için her zaman çağrıda bulunduk. Ancak bu çağrıları siyasilere duyurmayı başaramadık. Hemen belirtelim ki bu çağrının içinde siyasi partilerle ilgili gerek anayasal gerekse yasal düzenlemelerde terör ve şiddete ilişkin izin veren bir düzenleme asla yapılamaz herhangi bir çağrımız yok. Çünkü dünyanın hiç bir yerinde terör ve şiddete bulaşmış partiye ifade özgürlüğünde bir hak verilmektedir. Değişiklikler konusunda yaptığımız çağrı tamamen bunun dışındadır.
YILGINLIK YOK: Terör eylemleri itibariyle terörün amacı korku endişe güvensizlik yaratarak toplumun moralini bozmayı amaçlamaktadır. Bozulan bu ortamdan faydalanarak siyasi hedeflerine ulaşmayı amacı gütmektedir. Türkiye Cumhuriyeti bütün kurumları sistemleri çalışmaktadır. Yılgınlık ve umutsuzluk bu toplumun tarihinde yoktur ve olmayacaktır. Demokrasi sorunlara çözüm bulma sanatıdır. Demokratik ortamda çözüm üretmemek mümkün değildir. Siyasi etnik dinsel tüm farklılıklarımızla birlikte bizlerin yaşama azmini birlikte yaşama azmini ve becerisini göstermek zorunda olduğumuzu altını çizerek ifade etmek istiyorum. Milletimizin terör karşısındaki bu güne kadar gösterdiği asil ve vakur duruşu adeta bir tarih yazmaktadır. 40 yıldır terörü bütün acımasız saldırılarına rağmen birlikte yaşama arzusunu asla kaybetmemiştir.
ÇÖZÜM YERİ MECLİSTİR: Evet zorlu bir süreçte geçiyoruz, sorunlarımız ne kadar ağır olursa olsun çözüm yeri parlamentodur. Parlamento olmalı ve bu inancı asla kaybetmemeliyiz. Siyasi aktörlere bir çağrı yapmak istiyorum öfke ve siyasi gelecek endişelerinde arınarak kaybolan diyaloglar kurulmalıdır. Milletin layık olduğu Demokratik hukuk devletin gerekli kıldığı anayasal ve yasal değişiklikler bir an önce hayata geçirilmelidir. Bu kararın milletimize ve devletimize hayırlı olmasını diliyorum.
BATASUNA ETKİLİ OLDU: Kararımızda ağırlık olarak Batasuna kararı ve ahim kararları etken oldu. Süreç içerisinde çeşitli beyanatlar oldu. Özellikle siyasilerin ve gazetecilerin açıklamaları oldu. Bu açıklamaları talihsizlik olarak görüyorum. Bu tür açıklamalar yapılmaması gerekirken maalesef yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi, AHİM’in verdiği kararları göz gönünde tutulmuştur. Batusuna kararı göz önünde tutulmuştur.
Thursday, December 10, 2009
Turkey Is Considering Ban on Kurdish Party
By SEBNEM ARSU
ISTANBUL — The Turkish constitutional court in Ankara began hearing arguments on Tuesday in a case that could shut down the only pro-Kurdish party in Parliament and undermine the government’s efforts to end its long-running conflict with the country’s Kurdish minority.
If convicted, 219 members of the Democratic Society Party, including 8 members of Parliament, would face a five-year ban on political activity. Their party would become the latest in a series of Kurdish parties that have been closed down by the court since the 1990s. A verdict is not expected until Friday.
The charges, filed in 2007, accuse the party of undermining national stability by encouraging violence and of cooperating with the outlawed Kurdistan Workers’ Party, or P.K.K., which has been fighting for Kurdish autonomy in Turkey’s southeast for decades.
The conflict has cost more than 40,000 lives, and the P.K.K. has been labeled a terrorist organization by Turkey, the United States and the European Union, but the Democratic Society Party refuses to denounce the group.
With an eye to membership in the European Union, the governing Justice and Development Party has worked to normalize relations with the Kurds. Its proposals include unrestricted use of the Kurdish language in the media and in political campaigns and the restoration of Kurdish names to towns in the eastern Kurdish districts of the country. But the Democratic Society Party wants constitutional recognition of Kurds’ ethnic identity and amnesty for most P.K.K. members who want to return to Turkey.
Mithat Sancar, a law professor at Ankara University, said a decision to close down the Democratic Society Party “would only strengthen the hands of those within the P.K.K. who promote violent methods.” He added, “How can we persuade them to come down from the mountains to participate in politics if we close down political channels?”
When unidentified militants killed seven soldiers and wounded three on the outskirts of Tokat, a northern town, on Monday. suspicions were cast on the P.K.K.. But no group has claimed responsibility yet, and the government has made no accusations.
Ahmet Turk, chairman of the Democratic Society Party, condemned the assailants on Tuesday and called the attack an attempt to stir up anti-Kurdish sentiments.
ISTANBUL — The Turkish constitutional court in Ankara began hearing arguments on Tuesday in a case that could shut down the only pro-Kurdish party in Parliament and undermine the government’s efforts to end its long-running conflict with the country’s Kurdish minority.
If convicted, 219 members of the Democratic Society Party, including 8 members of Parliament, would face a five-year ban on political activity. Their party would become the latest in a series of Kurdish parties that have been closed down by the court since the 1990s. A verdict is not expected until Friday.
The charges, filed in 2007, accuse the party of undermining national stability by encouraging violence and of cooperating with the outlawed Kurdistan Workers’ Party, or P.K.K., which has been fighting for Kurdish autonomy in Turkey’s southeast for decades.
The conflict has cost more than 40,000 lives, and the P.K.K. has been labeled a terrorist organization by Turkey, the United States and the European Union, but the Democratic Society Party refuses to denounce the group.
With an eye to membership in the European Union, the governing Justice and Development Party has worked to normalize relations with the Kurds. Its proposals include unrestricted use of the Kurdish language in the media and in political campaigns and the restoration of Kurdish names to towns in the eastern Kurdish districts of the country. But the Democratic Society Party wants constitutional recognition of Kurds’ ethnic identity and amnesty for most P.K.K. members who want to return to Turkey.
Mithat Sancar, a law professor at Ankara University, said a decision to close down the Democratic Society Party “would only strengthen the hands of those within the P.K.K. who promote violent methods.” He added, “How can we persuade them to come down from the mountains to participate in politics if we close down political channels?”
When unidentified militants killed seven soldiers and wounded three on the outskirts of Tokat, a northern town, on Monday. suspicions were cast on the P.K.K.. But no group has claimed responsibility yet, and the government has made no accusations.
Ahmet Turk, chairman of the Democratic Society Party, condemned the assailants on Tuesday and called the attack an attempt to stir up anti-Kurdish sentiments.
Turkey Is Considering Ban on Kurdish Party
By SEBNEM ARSU
ISTANBUL — The Turkish constitutional court in Ankara began hearing arguments on Tuesday in a case that could shut down the only pro-Kurdish party in Parliament and undermine the government’s efforts to end its long-running conflict with the country’s Kurdish minority.
If convicted, 219 members of the Democratic Society Party, including 8 members of Parliament, would face a five-year ban on political activity. Their party would become the latest in a series of Kurdish parties that have been closed down by the court since the 1990s. A verdict is not expected until Friday.
The charges, filed in 2007, accuse the party of undermining national stability by encouraging violence and of cooperating with the outlawed Kurdistan Workers’ Party, or P.K.K., which has been fighting for Kurdish autonomy in Turkey’s southeast for decades.
The conflict has cost more than 40,000 lives, and the P.K.K. has been labeled a terrorist organization by Turkey, the United States and the European Union, but the Democratic Society Party refuses to denounce the group.
With an eye to membership in the European Union, the governing Justice and Development Party has worked to normalize relations with the Kurds. Its proposals include unrestricted use of the Kurdish language in the media and in political campaigns and the restoration of Kurdish names to towns in the eastern Kurdish districts of the country. But the Democratic Society Party wants constitutional recognition of Kurds’ ethnic identity and amnesty for most P.K.K. members who want to return to Turkey.
Mithat Sancar, a law professor at Ankara University, said a decision to close down the Democratic Society Party “would only strengthen the hands of those within the P.K.K. who promote violent methods.” He added, “How can we persuade them to come down from the mountains to participate in politics if we close down political channels?”
When unidentified militants killed seven soldiers and wounded three on the outskirts of Tokat, a northern town, on Monday. suspicions were cast on the P.K.K.. But no group has claimed responsibility yet, and the government has made no accusations.
Ahmet Turk, chairman of the Democratic Society Party, condemned the assailants on Tuesday and called the attack an attempt to stir up anti-Kurdish sentiments.
ISTANBUL — The Turkish constitutional court in Ankara began hearing arguments on Tuesday in a case that could shut down the only pro-Kurdish party in Parliament and undermine the government’s efforts to end its long-running conflict with the country’s Kurdish minority.
If convicted, 219 members of the Democratic Society Party, including 8 members of Parliament, would face a five-year ban on political activity. Their party would become the latest in a series of Kurdish parties that have been closed down by the court since the 1990s. A verdict is not expected until Friday.
The charges, filed in 2007, accuse the party of undermining national stability by encouraging violence and of cooperating with the outlawed Kurdistan Workers’ Party, or P.K.K., which has been fighting for Kurdish autonomy in Turkey’s southeast for decades.
The conflict has cost more than 40,000 lives, and the P.K.K. has been labeled a terrorist organization by Turkey, the United States and the European Union, but the Democratic Society Party refuses to denounce the group.
With an eye to membership in the European Union, the governing Justice and Development Party has worked to normalize relations with the Kurds. Its proposals include unrestricted use of the Kurdish language in the media and in political campaigns and the restoration of Kurdish names to towns in the eastern Kurdish districts of the country. But the Democratic Society Party wants constitutional recognition of Kurds’ ethnic identity and amnesty for most P.K.K. members who want to return to Turkey.
Mithat Sancar, a law professor at Ankara University, said a decision to close down the Democratic Society Party “would only strengthen the hands of those within the P.K.K. who promote violent methods.” He added, “How can we persuade them to come down from the mountains to participate in politics if we close down political channels?”
When unidentified militants killed seven soldiers and wounded three on the outskirts of Tokat, a northern town, on Monday. suspicions were cast on the P.K.K.. But no group has claimed responsibility yet, and the government has made no accusations.
Ahmet Turk, chairman of the Democratic Society Party, condemned the assailants on Tuesday and called the attack an attempt to stir up anti-Kurdish sentiments.
Thursday, November 12, 2009
Turkey's PKK peace plan delayed
Opposition parties in Turkey have delayed the government's announcement of its plan to end a conflict in the mainly Kurdish south-east.
Interior Minister Besir Atalay ran out of time to present the measures in parliament as nationalist MPs jeered.
The plans are thought to include some Kurdish language education, restoring Kurdish place names and more freedom to use Kurdish in election campaigns.
The announcement is now expected on Thursday.
Some 40,000 people have been killed in the 25-year Kurdish fight for autonomy.
The government of Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan has recently been seeking opposition support for a negotiated settlement to end the insurgency by the Kurdistan Worker's Party (PKK).
It first announced the plan three months ago but has yet to publicise details.
Nationalist sentiment
The issue is very sensitive in Turkey, says the BBC's Jonathan Head in Istanbul. The PKK has been vilified as a terrorist organisation, so making peace is a delicate task for the government.
Nationalist sentiment is so strong in Turkey that until recently there was no official recognition of a separate Kurdish identity, our correspondent says, despite the fact that as much as 20% of the population is made up of ethnic Kurds, many of whom speak Kurdish as their first language.
Last month Turkey's government was caught off guard when a group of PKK fighters crossed the border from Iraq and announced they wanted to lay down their arms.
They were not prosecuted as previous returnees have been, but the euphoric welcome they received from thousands of local Kurds provoked a nationalist backlash.
While the government package is expected to allow much greater freedom to use the Kurdish language, the government is almost certain to refuse the request for a general amnesty made by the PKK and its supporters, our correspondent says.
Abdullah Ocalan, the PKK leader, has been in jail since 1999.
In recent years, Turkish warplanes have launched numerous attacks on rebel hideouts in the autonomous Iraqi Kurdistan region, from where Ankara says some 2,000 PKK guerrillas stage hit-and-run attacks on Turkish territory.
Interior Minister Besir Atalay ran out of time to present the measures in parliament as nationalist MPs jeered.
The plans are thought to include some Kurdish language education, restoring Kurdish place names and more freedom to use Kurdish in election campaigns.
The announcement is now expected on Thursday.
Some 40,000 people have been killed in the 25-year Kurdish fight for autonomy.
The government of Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan has recently been seeking opposition support for a negotiated settlement to end the insurgency by the Kurdistan Worker's Party (PKK).
It first announced the plan three months ago but has yet to publicise details.
Nationalist sentiment
The issue is very sensitive in Turkey, says the BBC's Jonathan Head in Istanbul. The PKK has been vilified as a terrorist organisation, so making peace is a delicate task for the government.
Nationalist sentiment is so strong in Turkey that until recently there was no official recognition of a separate Kurdish identity, our correspondent says, despite the fact that as much as 20% of the population is made up of ethnic Kurds, many of whom speak Kurdish as their first language.
Last month Turkey's government was caught off guard when a group of PKK fighters crossed the border from Iraq and announced they wanted to lay down their arms.
They were not prosecuted as previous returnees have been, but the euphoric welcome they received from thousands of local Kurds provoked a nationalist backlash.
While the government package is expected to allow much greater freedom to use the Kurdish language, the government is almost certain to refuse the request for a general amnesty made by the PKK and its supporters, our correspondent says.
Abdullah Ocalan, the PKK leader, has been in jail since 1999.
In recent years, Turkish warplanes have launched numerous attacks on rebel hideouts in the autonomous Iraqi Kurdistan region, from where Ankara says some 2,000 PKK guerrillas stage hit-and-run attacks on Turkish territory.
Tuesday, May 19, 2009
Ankara court rules Gul must stand trial
By Delphine Strauss in Ankara
A Turkish court fuelled political tensions on Monday by ruling that Abdullah Gul, the president, should stand trial over a party funding case dating back to the ousting of an Islamist government in the 1990s.
The ruling, which can be overturned on appeal, coincides with renewed protests by secularist opponents of the ruling Justice and Development party (AKP), which has roots in political Islam.
Thousands marched in Ankara on Sunday in protest at an investigation that has seen hundreds of people, including many prominent government opponents, questioned over or charged with plotting violent attacks to destabilise the government. The march echoed the mass demonstrations organised in 2007 to protest at Mr Gul’s appointment to the presidency.
Monday’s judgment, which reverses an earlier ruling, says Mr Gul should stand trial and accuses him of aiding the embezzlement of party funds that should have been returned to the Treasury after the constitutional court closed down the overtly Islamist Welfare party in 1997.
Mr Gul was a senior figure in the Welfare party before leaving to help found the AKP. As a parliamentary deputy he enjoyed immunity from prosecution.
His position, as president, under the current constitution is less clear cut, although Hikmet Sami Turk, a former justice minister and constitutional expert, said on Monday that he should enjoy the same immunity as a deputy, and be subject to prosecution only after leaving office.
But the court in Ankara said: “Those who want the right of inviolability to be applied to the president should amend the constitution.”
The presidency said that Mr Gul had previously offered to waive his immunity and answer charges, that he had no involvement in the Welfare party’s financial affairs, and that it was “not well-intentioned” to try to present him as a suspect.
The ruling is likely to exacerbate an already bitter debate on the government’s attempt to relaunch constitutional reform, necessary to advance Turkey’s campaign to join the European Union.
The AKP narrowly avoided being shut down last year after the constitutional court found it guilty of anti-secular activities. Since then its relations with the powerful military have appeared more settled. But the party still inspires deep unease in some sections of society, which suspect it of pursuing an Islamist agenda, despite denials by ministers to the contrary.
Additional reporting by Funja Guler
A Turkish court fuelled political tensions on Monday by ruling that Abdullah Gul, the president, should stand trial over a party funding case dating back to the ousting of an Islamist government in the 1990s.
The ruling, which can be overturned on appeal, coincides with renewed protests by secularist opponents of the ruling Justice and Development party (AKP), which has roots in political Islam.
Thousands marched in Ankara on Sunday in protest at an investigation that has seen hundreds of people, including many prominent government opponents, questioned over or charged with plotting violent attacks to destabilise the government. The march echoed the mass demonstrations organised in 2007 to protest at Mr Gul’s appointment to the presidency.
Monday’s judgment, which reverses an earlier ruling, says Mr Gul should stand trial and accuses him of aiding the embezzlement of party funds that should have been returned to the Treasury after the constitutional court closed down the overtly Islamist Welfare party in 1997.
Mr Gul was a senior figure in the Welfare party before leaving to help found the AKP. As a parliamentary deputy he enjoyed immunity from prosecution.
His position, as president, under the current constitution is less clear cut, although Hikmet Sami Turk, a former justice minister and constitutional expert, said on Monday that he should enjoy the same immunity as a deputy, and be subject to prosecution only after leaving office.
But the court in Ankara said: “Those who want the right of inviolability to be applied to the president should amend the constitution.”
The presidency said that Mr Gul had previously offered to waive his immunity and answer charges, that he had no involvement in the Welfare party’s financial affairs, and that it was “not well-intentioned” to try to present him as a suspect.
The ruling is likely to exacerbate an already bitter debate on the government’s attempt to relaunch constitutional reform, necessary to advance Turkey’s campaign to join the European Union.
The AKP narrowly avoided being shut down last year after the constitutional court found it guilty of anti-secular activities. Since then its relations with the powerful military have appeared more settled. But the party still inspires deep unease in some sections of society, which suspect it of pursuing an Islamist agenda, despite denials by ministers to the contrary.
Additional reporting by Funja Guler
Saturday, May 2, 2009
İşte Erdoğan'ın yeni kabinesi
Başbakan Erdoğan yeni kabineyi basın toplantısıyla açıkladı
Erdoğan, bu akşam üzeri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e 'Kabine' değişikliği ile ilgili listeyi sunmak üzere Dışişleri Konutu'na geldi.
Başbakan'ın daha sonra ise 'Kabine' değişikliğini Başbakanlık Merkez Bina'da yaptığı bir basın toplantısı ile duyurdu. Başbakan şunları söyledi:
"Kabinemizdeki revizyonla ilhgili olarak Sayın Cumhurbaşkanımızla ön görüşmem oldu. Onaylanan yeni kabinemizi sizlere sunmak istiyorum.
Arkadaşlarımın hepsiyle bu yola beraber çıktım. Hepsi de ellerinden gelen gayreti gösterdiler. Bundan sonra da verilecek görev ne olursa olsun bunu aynı heyecanla orataya koyacaklardır. Fakat değişimin yeni bir heyecan getirmesi önem arz ediyor. 22 Temmuz'dan sonra da kısmi bir değişi,m yapmıştık. Bunu biraz daha artıyoruz.
SON DURUM
10 bakan yerini korudu, 7 bakanın görevi değişti, 8 bakan kabine dışı kaldı ve Bakanlar Kurulu'na biri Meclis dışından 9 yeni isim katıldı.
Görevi değişmeyenler
Cemil Çiçek - Başbakan Yardımcısı
Mehmet Aydın - Devlet Bakanı
Egemen Bağış - Devlet Bakanı
Vecdi Gönül - Savunma Bakanı
Beşir Atalay - İçişleri Bakanı
Recep Akdağ - Sağlık Bakanı
Binali Yıldırım - Ulaştırma Bakanı
Mehdi Eker - Tarım ve Köyişleri Bakanı
Ertuğrul Günay - Turizm ve Kültür Bakanı
Veysel Eroğlu - Çevre ve Orman Bakanı
Görevi Değişenler
Hayati Yazıcı - Başbakan Yardımcısı'ydı Devlet Bakanı oldu
Nimet Çubukçu - Devlet Bakanı'ydı Milli Eğitim Bakanı oldu
Mehmet Şimşek - Devlet Bakanı'ydı Maliye Bakanı oldu
Ali Babacan - Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı
Faruk Nafiz Özak - Bayındırlık ve İskan Bakanı'ydı Devlet Bakanı oldu
Mehmet Zafer Çağlayan - Devlet Bakanı
Faruk Çelik - Çalışma ve Güvenlik Bakanı'ydı Devlet Bakanı oldu
Gidenler
Nazım Ekren - Başbakan Yardımcısıydı
Murat Başesgioğlu - Devlet Bakanı
Kürşad Tüzmen - Devlet Bakanı
Sayid Yazıcıoğlu - Devlet Bakanı
Mehmet Ali Şahin - Adalet Bakanı
Kemal Unakıtan - MaliyeBakanı
Hüseyin Çelik - Milli Eğitim Bakanı
Hilmi Güler - Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı
Gelenler
Bülent Arınç - Başbakan Yardımcısı oldu
Cevdet Yılmaz - Devlet Bakanı oldu
Sadullah Ergin - Adalet Bakanı oldu
Selma Aliye Kavaf - Devlet Bakanı oldu
Mustafa Demir - Bayındırlık ve İskan Bakanı
Ömer Dinçer - Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
Ahmet Davudoğlu - Dışişleri Bakanı
Taner Yıldız - Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı
Nihat Ergün - Sanayi ve Ticaret Bakanı
Erdoğan, bu akşam üzeri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e 'Kabine' değişikliği ile ilgili listeyi sunmak üzere Dışişleri Konutu'na geldi.
Başbakan'ın daha sonra ise 'Kabine' değişikliğini Başbakanlık Merkez Bina'da yaptığı bir basın toplantısı ile duyurdu. Başbakan şunları söyledi:
"Kabinemizdeki revizyonla ilhgili olarak Sayın Cumhurbaşkanımızla ön görüşmem oldu. Onaylanan yeni kabinemizi sizlere sunmak istiyorum.
Arkadaşlarımın hepsiyle bu yola beraber çıktım. Hepsi de ellerinden gelen gayreti gösterdiler. Bundan sonra da verilecek görev ne olursa olsun bunu aynı heyecanla orataya koyacaklardır. Fakat değişimin yeni bir heyecan getirmesi önem arz ediyor. 22 Temmuz'dan sonra da kısmi bir değişi,m yapmıştık. Bunu biraz daha artıyoruz.
SON DURUM
10 bakan yerini korudu, 7 bakanın görevi değişti, 8 bakan kabine dışı kaldı ve Bakanlar Kurulu'na biri Meclis dışından 9 yeni isim katıldı.
Görevi değişmeyenler
Cemil Çiçek - Başbakan Yardımcısı
Mehmet Aydın - Devlet Bakanı
Egemen Bağış - Devlet Bakanı
Vecdi Gönül - Savunma Bakanı
Beşir Atalay - İçişleri Bakanı
Recep Akdağ - Sağlık Bakanı
Binali Yıldırım - Ulaştırma Bakanı
Mehdi Eker - Tarım ve Köyişleri Bakanı
Ertuğrul Günay - Turizm ve Kültür Bakanı
Veysel Eroğlu - Çevre ve Orman Bakanı
Görevi Değişenler
Hayati Yazıcı - Başbakan Yardımcısı'ydı Devlet Bakanı oldu
Nimet Çubukçu - Devlet Bakanı'ydı Milli Eğitim Bakanı oldu
Mehmet Şimşek - Devlet Bakanı'ydı Maliye Bakanı oldu
Ali Babacan - Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı
Faruk Nafiz Özak - Bayındırlık ve İskan Bakanı'ydı Devlet Bakanı oldu
Mehmet Zafer Çağlayan - Devlet Bakanı
Faruk Çelik - Çalışma ve Güvenlik Bakanı'ydı Devlet Bakanı oldu
Gidenler
Nazım Ekren - Başbakan Yardımcısıydı
Murat Başesgioğlu - Devlet Bakanı
Kürşad Tüzmen - Devlet Bakanı
Sayid Yazıcıoğlu - Devlet Bakanı
Mehmet Ali Şahin - Adalet Bakanı
Kemal Unakıtan - MaliyeBakanı
Hüseyin Çelik - Milli Eğitim Bakanı
Hilmi Güler - Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı
Gelenler
Bülent Arınç - Başbakan Yardımcısı oldu
Cevdet Yılmaz - Devlet Bakanı oldu
Sadullah Ergin - Adalet Bakanı oldu
Selma Aliye Kavaf - Devlet Bakanı oldu
Mustafa Demir - Bayındırlık ve İskan Bakanı
Ömer Dinçer - Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
Ahmet Davudoğlu - Dışişleri Bakanı
Taner Yıldız - Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı
Nihat Ergün - Sanayi ve Ticaret Bakanı
Monday, April 27, 2009
Rising Anti-Semitism in Turkey
Irmak Ozer
Commenting on the Gaza War taking place in January 2009, Turkish Prime Minister Erdogan declared that Israel was committing “a crime against humanity”. It was an unexpected reaction considering Turkey’s close strategic friendship with Israel as well as the Turkish mediation efforts between Israel and Syria. Erdogan’s comment did not only upset Israel but also the Jewish citizens of Turkey.
Turkey has been witnessing uprising of nationalist feelings in the last few years. It will not be wrong to say that when nationalism rises in Turkey, the first targets are the non-Muslims and the Kurds. The murder of the Armenian journalist Hrant Dink, assassinations of the Christian clergymen and the Zirve Bookstore killings are few of the many events that have worried greatly the minorities in Turkey recently.
The Gaza War brought back the nationalist ghost hunting the Jewish minority. Hundreds rallied in the streets of Turkey, showing their support for their “Palestinian brothers” and cursing Israel, therefore, wrongly, the Jews. Already frustrated Turkish public was encouraged by the politicians’ attitudes towards Israel such as Erdogan’s walk off from the Davos meeting after his quarrel with President of Israel, Shimon Peres. Erdogan was welcomed as a hero on his way back from Davos. The most exaggerated reaction of the Turkish state came from the Ministry of Education. In a notice by the Ministry of Education circulated to every school in Turkey; the Ministry called for homage in all primary and middle schools in the name of solidarity with the Palestinians. The Ministry also announced an essay and a drawing competition under the subject “The Humanity Drama in Palestine” which were later withdrawn. The hatred reflected itself with the thousands of propaganda posters on the walls of Istanbul, the notices and threats left at the door of synagogues in Istanbul and Izmir. Acts reminding the Nazi period have been undertaken such as putting a poster on a shop close to Istanbul University saying that “Do not buy from here, since this shop is owned by a Jew”. A notice was put at the entrance of an association in Eskisehir stating that “The dogs can enter; the Jews and the Armenians cannot”. Finally, a group of teachers in Kayseri handed out halva for Adolf Hitler’s soul which is an Islamic ritual, to bless the death’s soul.
Following these events, the Jewish Community in Turkey made a statement saying, “As an inseparable component of the Turkish Republic, we the Turkish Jews feel deep sorrow over recent comments in some Turkish publications that denigrate and insult our religion and make us targets”. Right after this statement, the Jewish American Lobby also took action by writing a letter to Erdogan uttering their concern over the rising anti-Semitism in Turkey, the acts and statements of the public authorities and their linkage to the anti-Semitic attitudes of the public.
Erdogan, in respond, pulled back from his over-emotional speeches about “the Palestinian drama” and attended to the Jewish concerns stating that there is no anti-Semitism in the history of Turkey. He said, “I am a leader who has said that anti-Semitism is a crime against humanity. It is the responsibility of everyone to ensure that the protests, reactions, commentaries do not offend our own citizens. We can never accept discrimination on ethnic, religious, or communal grounds.”
Pew Global Attitudes Survey done in 2008 indicated that anti-Jewish sentiment in Turkey had risen up to 76% and it is highly probable that it has risen even more after the Gaza War. This recent trend of anti-Semitism seems to be calmed down for now with the softening attitudes of the politicians and Turkey’s fast changing agenda. As one journalist says, Turkish people are “event-addicts”; they would be carried away by the day’s news, react in sometimes exaggerated ways, then all would be forgotten the next day. The very least we can do is to hope that this anti-Semitist wave was a temporary one and the politicians will be more careful about the minorities’ sensitivities before inflaming the public’s nationalist feelings.
Commenting on the Gaza War taking place in January 2009, Turkish Prime Minister Erdogan declared that Israel was committing “a crime against humanity”. It was an unexpected reaction considering Turkey’s close strategic friendship with Israel as well as the Turkish mediation efforts between Israel and Syria. Erdogan’s comment did not only upset Israel but also the Jewish citizens of Turkey.
Turkey has been witnessing uprising of nationalist feelings in the last few years. It will not be wrong to say that when nationalism rises in Turkey, the first targets are the non-Muslims and the Kurds. The murder of the Armenian journalist Hrant Dink, assassinations of the Christian clergymen and the Zirve Bookstore killings are few of the many events that have worried greatly the minorities in Turkey recently.
The Gaza War brought back the nationalist ghost hunting the Jewish minority. Hundreds rallied in the streets of Turkey, showing their support for their “Palestinian brothers” and cursing Israel, therefore, wrongly, the Jews. Already frustrated Turkish public was encouraged by the politicians’ attitudes towards Israel such as Erdogan’s walk off from the Davos meeting after his quarrel with President of Israel, Shimon Peres. Erdogan was welcomed as a hero on his way back from Davos. The most exaggerated reaction of the Turkish state came from the Ministry of Education. In a notice by the Ministry of Education circulated to every school in Turkey; the Ministry called for homage in all primary and middle schools in the name of solidarity with the Palestinians. The Ministry also announced an essay and a drawing competition under the subject “The Humanity Drama in Palestine” which were later withdrawn. The hatred reflected itself with the thousands of propaganda posters on the walls of Istanbul, the notices and threats left at the door of synagogues in Istanbul and Izmir. Acts reminding the Nazi period have been undertaken such as putting a poster on a shop close to Istanbul University saying that “Do not buy from here, since this shop is owned by a Jew”. A notice was put at the entrance of an association in Eskisehir stating that “The dogs can enter; the Jews and the Armenians cannot”. Finally, a group of teachers in Kayseri handed out halva for Adolf Hitler’s soul which is an Islamic ritual, to bless the death’s soul.
Following these events, the Jewish Community in Turkey made a statement saying, “As an inseparable component of the Turkish Republic, we the Turkish Jews feel deep sorrow over recent comments in some Turkish publications that denigrate and insult our religion and make us targets”. Right after this statement, the Jewish American Lobby also took action by writing a letter to Erdogan uttering their concern over the rising anti-Semitism in Turkey, the acts and statements of the public authorities and their linkage to the anti-Semitic attitudes of the public.
Erdogan, in respond, pulled back from his over-emotional speeches about “the Palestinian drama” and attended to the Jewish concerns stating that there is no anti-Semitism in the history of Turkey. He said, “I am a leader who has said that anti-Semitism is a crime against humanity. It is the responsibility of everyone to ensure that the protests, reactions, commentaries do not offend our own citizens. We can never accept discrimination on ethnic, religious, or communal grounds.”
Pew Global Attitudes Survey done in 2008 indicated that anti-Jewish sentiment in Turkey had risen up to 76% and it is highly probable that it has risen even more after the Gaza War. This recent trend of anti-Semitism seems to be calmed down for now with the softening attitudes of the politicians and Turkey’s fast changing agenda. As one journalist says, Turkish people are “event-addicts”; they would be carried away by the day’s news, react in sometimes exaggerated ways, then all would be forgotten the next day. The very least we can do is to hope that this anti-Semitist wave was a temporary one and the politicians will be more careful about the minorities’ sensitivities before inflaming the public’s nationalist feelings.
Tuesday, March 31, 2009
CHP-MHP toplamı, AKP oylarını geçti
Başbakan Erdoğan, seçim sonuçlarını ‘Güvenoyu aldık’ diye yorumlarken, ‘il genel meclislerindeki oylarımız CHP-MHP toplamının üzerinde’ dedi ancak durum AKP için kritik görünüyor. Yüzde 39.32 olan CHP-MHP toplamı yüzde 38.93’lük AKP oylarını kılpayı da olsa geçti. Uzmanlar göre seçimdeki bu ‘irtifa kaybı’, AKP için yol ayrımı niteliğinde
ANKARA - Türkiye genelinde hem belediye başkanlığı hem de il genel meclisinde kıran kırana bir mücadele yaşandı. AKP beklenildiği gibi iki seçimden de galip çıktı ama 2004 ve 2007’deki gücünü koruyamadı, ayrıca yüzde 40’lık ‘psikolojik sınır’ın da altına indi. Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin MHP ve CHP’nin aldığı toplam belediye sayısını geçtiğini ve yüzde il genel meclisi seçimlerinde yüzde 39’luk oyla ‘güvenoyu’ aldığını savunsa da AKP’nin il genel meclisinde yüzde 40’ın altına düşmesi, iki önemli büyükşehiri kaybetmesi ve Ankara ile İstanbul’da başa baş mücadele yaşaması ‘irtifa kaybı’ olarak yorumlandı. Erdoğan, önceki gece seçim sonuçlarını değerlendirirken il genel meclisi bazında oy oranlarının CHP ve MHP’nin toplamından olduğunu söyleyerek bunu başarılarına kanıt gösterdi. Ancak, CHP (yüzde 23.19) ve MHP’nin (yüzde 16.13) oylarının toplamı olan yüzde 39.32, AKP’nin yüzde 38.93’lük oyunun üzerine çıktı.
Beklenmedik oy düşüşü
2009 yerel seçimlerinin en büyük sürprizi AKP’nin yaşadığı beklenmedik oy düşüşü oldu. 22 Temmuz 2007’deki milletvekili genel seçimlerinde yüzde 46.5’lik oy oranına ulaşan AKP, 2009 yerel seçimlerinde oyların yüzde 38.93’ünü alabildi. AKP, 2004’te 12 büyükşehir, 57 il ve 483 ilçede belediye başkanlığını kazanmışken, önceki gün 10 büyükşehir, 45 il ve 447 ilçeyi alabildi. Yüzde 68.41’le Konya, yüzde 60.99’la Kayseri, AKP’nin en çok oy aldığı iller oldu.
AKP 16 ili kaybetti. Geçen seçimlerde kazandığı Manisa, Balıkesir, Isparta, Uşak, Aydın, Adana, Osmaniye’yi MHP’ye, Tekirdağ, Aydın, Antalya, Giresun, Zonguldak’ı CHP’ye, Van ve Siirt’i DTP’ye, Sivas’ı BBP’ye, Yalova’yı da DP’ye kaptırdı. Şanlıurfa Belediye Başkanlığı da AKP aday göstermediği için seçimlere bağımsız katılan Ahmet Fakıbaba’nın oldu.
CHP İzmir’i vermedi, Antalya’yı aldı
CHP, 2004 yılında İzmir ve Mersin’in büyükşehir belediye başkanlığını kazanırken, son seçimlerde bunlara Antalya’yı da ekledi. İzmir CHP’nin kalesi konumunu sürdürürken, AKP’den geri aldığı Antalya’da yüzde 40.98 oy oranına ulaştı. 2004 yılında altı il ve 130 ilçe belediyesine sahip olan CHP, bu seçimlerde 10 il, 163 de ilçe kazandı. CHP bu seçimlerde Hatay hariç Akdeniz ve Marmara kıyı şeridindeki bütün illeri kazandı. Karadeniz’de Trabzon’u AKP’ye kaptırırken, Sinop ve Artvin’le Giresun’da başarıya uzandı. CHP il genel meclisi seçimlerinde oyların yüzde 23.19’ını alarak, 2007 yüzde 21 olan seçimlerine göre oylarını artırmayı başardı.
MHP oylarını iki puan artırdı
En büyük çıkışı MHP yaptı. MHP, bu seçimlerde il genel meclislerinde yüzde 16.13 oy alarak 2007 yerel seçimlerine oranla oylarını iki puan artırmayı başardı. MHP 2004’te ise yüzde 10.45’teydi. MHP 2004’te büyükşehir belediyesi kazanmazken, 2009’da Adana’yı aldı. MHP 2004 yılında sadece dört il ve 72 ilçede belediye yönetimi kazanırken bu seçimde dokuz ilin ve 128 ilçenin yönetimine geçti. MHP en çok oyu yüzde 49.33’le Kastamonu’da gördü. MHP lideri Bahçeli’nin memleketi Osmaniye bile bu orana ulaşamadı.
Seçimlerde başarıyla çıkan bir diğer parti de DTP oldu. DTP İl Genel Meclisi bazında yüzde 5.47 oy aldı. DTP, AKP’nin almak için büyük uğraş verdiği, Diyarbakır’ı kaptırmadı. DTP bir büyükşehir belediye başkanlığı, sekiz il, 50 de ilçe belediye başkanlığını kazandı. DTP Diyarbakır’da oyların yüzde 65.43’nı aldı. DTP’nin AKP’nin elinde bulunan Van ve Siirt Belediye Başkanlığı’nı alması da büyük sürpriz oldu.
Türkiye genelinde büyük bir başarı göstermese de DSP, bir büyükşehir, bir il ve 10 ilçe yönetimi almayı başardı. İl genel meclisi bazında yüzde 2.75 oy alan DSP, Eskişehir’i yüzde 51.35, Ordu’yu ise yüzde 52.68 gibi önemli oy oranlarıyla aldı.
İl genel meclisi bazında yüzde 3.72 oy alan Demokrat Parti (DP) Yalova’nın yanı sıra 38 ilçe kazandı. Yalova’yı 2004 seçimlerde, yüzde 30.25 oy oranıyla alan AKP bu seçimlerde yüzde 33.72’ye çıksa da başarıya ulaşamadı. Seçim öncesi lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nu helikopter kazasında kaybeden BBP ise Yazıcıoğlu’nun memleketi Sivas’ta ipi göğüsledi. BBP 2004’te olduğu gibi yine üç ilçe belediye başkanlığını aldı. İl genel meclisinde oyu yüzde 2.22’de kaldı.
Yerel seçime yeni lideri Numan Kurtulmuş’la giren ve eski Başbakan Necmettin Erbakan’ın da desteği ile hareket eden Saadet Partisi ise 2004’ün de gerisine düştü. Saadet Partisi 23 ilçeyi kazanırken Anavatan dört ilçede ipi göğüsledi. Emek Partisi (EMEP) ile ÖDP de birer belediye başkanlığını kazandı.
‘AKP’deki oy düşüşü devam eder’
Radikal’e seçim sonuçlarını değerlendiren uzmanlar AKP’deki oy düşüşünün önümüzdeki seçimlerde de devam edeceği görüşünde.
Doç. Dr. Fikret Başkaya: AKP’nin 2002’den sonraki başarısı kendi gücünden ziyade bir alternatifin olmayışından kaynaklanıyor. AKP bundan sonra kan kaybetmeye devam eder ilk seçimlerde de muhalefete geçer. Aslında bu sonuçlar AKP’nin artık inişe geçtiğini gösteriyor.
Prof. Dr. Baskın Oran: Seçim sonucu AKP’yi yol ayrımına getirdi. AKP iki şekilde hareket edebilir, ya korkabilir. Korkarsa AB reformlarında zorlanır veya AB reformlarının kendisi için meşrutiyet getirici olduğuna inanır ve AB reformlarına devam eder. İnşallah ikincisi olur. Öte taraftan, CHP ve MHP’nin yükselmesi tamamen iktisadı bakımdan içine girilen kriz ve bu durumlarda milliyetçiliğin yükselmesiyle izah edilebilir. AKP birtakım çok ciddi saçmalıklar yapıyor. En baştan da turnusol kâğıdı haline gelen alkol yasakları. Bu tabi seküler olan insanları korkutuyor.
Prof. Dr. Kadir Cangızbay: Bu sonuçlar Erdoğan’ın üslubuna halkın verdiği cevaptır. Halk bu üsluptan nefret ediyor ve oylarını bir kısmını çekti. Bu bir uyarıdır. DTP kazandığı başarıyı ise Erdoğan’ın samimiyetsizliğine Kürtlerin namuslu bir tepkisi olarak değerlendiriyorum.
ANKARA - Türkiye genelinde hem belediye başkanlığı hem de il genel meclisinde kıran kırana bir mücadele yaşandı. AKP beklenildiği gibi iki seçimden de galip çıktı ama 2004 ve 2007’deki gücünü koruyamadı, ayrıca yüzde 40’lık ‘psikolojik sınır’ın da altına indi. Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin MHP ve CHP’nin aldığı toplam belediye sayısını geçtiğini ve yüzde il genel meclisi seçimlerinde yüzde 39’luk oyla ‘güvenoyu’ aldığını savunsa da AKP’nin il genel meclisinde yüzde 40’ın altına düşmesi, iki önemli büyükşehiri kaybetmesi ve Ankara ile İstanbul’da başa baş mücadele yaşaması ‘irtifa kaybı’ olarak yorumlandı. Erdoğan, önceki gece seçim sonuçlarını değerlendirirken il genel meclisi bazında oy oranlarının CHP ve MHP’nin toplamından olduğunu söyleyerek bunu başarılarına kanıt gösterdi. Ancak, CHP (yüzde 23.19) ve MHP’nin (yüzde 16.13) oylarının toplamı olan yüzde 39.32, AKP’nin yüzde 38.93’lük oyunun üzerine çıktı.
Beklenmedik oy düşüşü
2009 yerel seçimlerinin en büyük sürprizi AKP’nin yaşadığı beklenmedik oy düşüşü oldu. 22 Temmuz 2007’deki milletvekili genel seçimlerinde yüzde 46.5’lik oy oranına ulaşan AKP, 2009 yerel seçimlerinde oyların yüzde 38.93’ünü alabildi. AKP, 2004’te 12 büyükşehir, 57 il ve 483 ilçede belediye başkanlığını kazanmışken, önceki gün 10 büyükşehir, 45 il ve 447 ilçeyi alabildi. Yüzde 68.41’le Konya, yüzde 60.99’la Kayseri, AKP’nin en çok oy aldığı iller oldu.
AKP 16 ili kaybetti. Geçen seçimlerde kazandığı Manisa, Balıkesir, Isparta, Uşak, Aydın, Adana, Osmaniye’yi MHP’ye, Tekirdağ, Aydın, Antalya, Giresun, Zonguldak’ı CHP’ye, Van ve Siirt’i DTP’ye, Sivas’ı BBP’ye, Yalova’yı da DP’ye kaptırdı. Şanlıurfa Belediye Başkanlığı da AKP aday göstermediği için seçimlere bağımsız katılan Ahmet Fakıbaba’nın oldu.
CHP İzmir’i vermedi, Antalya’yı aldı
CHP, 2004 yılında İzmir ve Mersin’in büyükşehir belediye başkanlığını kazanırken, son seçimlerde bunlara Antalya’yı da ekledi. İzmir CHP’nin kalesi konumunu sürdürürken, AKP’den geri aldığı Antalya’da yüzde 40.98 oy oranına ulaştı. 2004 yılında altı il ve 130 ilçe belediyesine sahip olan CHP, bu seçimlerde 10 il, 163 de ilçe kazandı. CHP bu seçimlerde Hatay hariç Akdeniz ve Marmara kıyı şeridindeki bütün illeri kazandı. Karadeniz’de Trabzon’u AKP’ye kaptırırken, Sinop ve Artvin’le Giresun’da başarıya uzandı. CHP il genel meclisi seçimlerinde oyların yüzde 23.19’ını alarak, 2007 yüzde 21 olan seçimlerine göre oylarını artırmayı başardı.
MHP oylarını iki puan artırdı
En büyük çıkışı MHP yaptı. MHP, bu seçimlerde il genel meclislerinde yüzde 16.13 oy alarak 2007 yerel seçimlerine oranla oylarını iki puan artırmayı başardı. MHP 2004’te ise yüzde 10.45’teydi. MHP 2004’te büyükşehir belediyesi kazanmazken, 2009’da Adana’yı aldı. MHP 2004 yılında sadece dört il ve 72 ilçede belediye yönetimi kazanırken bu seçimde dokuz ilin ve 128 ilçenin yönetimine geçti. MHP en çok oyu yüzde 49.33’le Kastamonu’da gördü. MHP lideri Bahçeli’nin memleketi Osmaniye bile bu orana ulaşamadı.
Seçimlerde başarıyla çıkan bir diğer parti de DTP oldu. DTP İl Genel Meclisi bazında yüzde 5.47 oy aldı. DTP, AKP’nin almak için büyük uğraş verdiği, Diyarbakır’ı kaptırmadı. DTP bir büyükşehir belediye başkanlığı, sekiz il, 50 de ilçe belediye başkanlığını kazandı. DTP Diyarbakır’da oyların yüzde 65.43’nı aldı. DTP’nin AKP’nin elinde bulunan Van ve Siirt Belediye Başkanlığı’nı alması da büyük sürpriz oldu.
Türkiye genelinde büyük bir başarı göstermese de DSP, bir büyükşehir, bir il ve 10 ilçe yönetimi almayı başardı. İl genel meclisi bazında yüzde 2.75 oy alan DSP, Eskişehir’i yüzde 51.35, Ordu’yu ise yüzde 52.68 gibi önemli oy oranlarıyla aldı.
İl genel meclisi bazında yüzde 3.72 oy alan Demokrat Parti (DP) Yalova’nın yanı sıra 38 ilçe kazandı. Yalova’yı 2004 seçimlerde, yüzde 30.25 oy oranıyla alan AKP bu seçimlerde yüzde 33.72’ye çıksa da başarıya ulaşamadı. Seçim öncesi lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nu helikopter kazasında kaybeden BBP ise Yazıcıoğlu’nun memleketi Sivas’ta ipi göğüsledi. BBP 2004’te olduğu gibi yine üç ilçe belediye başkanlığını aldı. İl genel meclisinde oyu yüzde 2.22’de kaldı.
Yerel seçime yeni lideri Numan Kurtulmuş’la giren ve eski Başbakan Necmettin Erbakan’ın da desteği ile hareket eden Saadet Partisi ise 2004’ün de gerisine düştü. Saadet Partisi 23 ilçeyi kazanırken Anavatan dört ilçede ipi göğüsledi. Emek Partisi (EMEP) ile ÖDP de birer belediye başkanlığını kazandı.
‘AKP’deki oy düşüşü devam eder’
Radikal’e seçim sonuçlarını değerlendiren uzmanlar AKP’deki oy düşüşünün önümüzdeki seçimlerde de devam edeceği görüşünde.
Doç. Dr. Fikret Başkaya: AKP’nin 2002’den sonraki başarısı kendi gücünden ziyade bir alternatifin olmayışından kaynaklanıyor. AKP bundan sonra kan kaybetmeye devam eder ilk seçimlerde de muhalefete geçer. Aslında bu sonuçlar AKP’nin artık inişe geçtiğini gösteriyor.
Prof. Dr. Baskın Oran: Seçim sonucu AKP’yi yol ayrımına getirdi. AKP iki şekilde hareket edebilir, ya korkabilir. Korkarsa AB reformlarında zorlanır veya AB reformlarının kendisi için meşrutiyet getirici olduğuna inanır ve AB reformlarına devam eder. İnşallah ikincisi olur. Öte taraftan, CHP ve MHP’nin yükselmesi tamamen iktisadı bakımdan içine girilen kriz ve bu durumlarda milliyetçiliğin yükselmesiyle izah edilebilir. AKP birtakım çok ciddi saçmalıklar yapıyor. En baştan da turnusol kâğıdı haline gelen alkol yasakları. Bu tabi seküler olan insanları korkutuyor.
Prof. Dr. Kadir Cangızbay: Bu sonuçlar Erdoğan’ın üslubuna halkın verdiği cevaptır. Halk bu üsluptan nefret ediyor ve oylarını bir kısmını çekti. Bu bir uyarıdır. DTP kazandığı başarıyı ise Erdoğan’ın samimiyetsizliğine Kürtlerin namuslu bir tepkisi olarak değerlendiriyorum.
Monday, March 30, 2009
DTP Güneydoğu’da ezdi geçti
TRT Şeş açılımı, Botaş kuyularında faili meçhul cinayetleri aydınlatma girişimi, makarna, pirinç... Hiçbiri AKP’nin DTP’nin elindeki belediyeleri almaya yetmedi. DTP,?AKP’nin elindeki Van ve Siirt’i, MHP’deki Iğdır’ı aldı
İSTANBUL - Güneydoğu’daki sonuçlar, iktidar partisi AKP’nin ‘Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olduğunu’ gösterdi. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın partisine verdiği “Mutlaka alın” talimatı Diyarbakır’da ters teperken, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in seçim bölgesi Van ile Başbakan Erdoğan’ın ilk milletvekili seçildiği Siirt’de AKP başkanlığı DTP’ye kaptırdı.
Diyarbakır’da 2004 yerel seçimlerine yüzde 58.3 oy alan Osman Baydemir, “Hizmet siyaseti değil, kimlik siyaseti yapıyor” eleştirilerine karşın o oranını yüzde 65’in üzerine taşıyarak deyim yerindeyse DTP’nin oy patlaması yapmasını sağladı. Erdoğan DTP’nin “Diyarbakır kalemizdir” söylemini, “Bunların demokrasi anlayışları saltanattan farksız. Kendi partilerinde saltanat sürdükleri yetmezmiş gibi, şehirlerimizi de payitaht gibi görüyorlar” diye eleştirmişti. AKP’nin Diyarbakır’a bütün hatlarıyla yüklenmesi de, TRT Şeş ile gerçekleştirdiği Kürtçe açılımı da, seçime beş kala Botaş kuyularında yapılan kazılar da, dağıtılan makarnalar, beyaz eşyalar, nakdi yardımlar da oy olarak dönmedi. DTP’lilerin seçim sonuçları kısmen belli olduktan sonra yaptıkları açıklamalar da AKP’nin Kürt politikasının yenilgisi üzerineydi. Bir DTP’li, “Halk makarna siyasetine dur dedi. Kürtler, bu seçimi referanduma dönüştürerek birlik duygusuyla hareket etti” dedi.
Diyarbakır’da DTP’nin zaferi büyükşehir belediyesi ile de sınırlı olmadı. Örneğin DTP geleneğinin yıllardır alamadığı Kulp ilçesini AKP’nin elinden almayı başardı. AKP adayı Kutbettin Arzu’nun seçimleri kaybetmek dışında aldığı diğer büyük darbe de ailesinin yaşadığı ilçe olan Çınar’da DTP’nin zaferini ilan etmesiydi. DTP Diyarbakır’ın 17 ilçesinden 13’ünü de kazanarak AKP’yi bölgeden sildi. AKP sadece Hazro ilçesini aldı.
Van ve Siirt’te de DTP
DTP 2004 seçimlerinde belediye başkanlığını aldığı Diyarbakır, Batman, Tunceli, Hakkâri ve Şırnak’ı korurken, Van’da Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Bekir Kaya, en yakın rakibi AKP’ye yüzde 15’e oranda fark attı. Bakan Çelik’in seçim bölgesi olan Van’da Çelik’in bizzat yürüttüğü seçim kampanyasına rağmen AKP’nin kaybetmesi bölgede uygulanan hükümet politikasının onaylanmadığına dair önemli bir işaret olarak değerlendirildi. Siirt’te ise eski DEP milletvekillerinden Selim Sadak’ı aday göstererek seçim yarışına hayli iddialı giren DTP, kıran kırana bir yarışla bu ili de AKP’nin elinden almayı başardı. Siirt’in DTP’ye kaptırılması, AKP açısından sadece Başbakan Erdoğan’ın ilk milletvekili seçildiği il olması yönünden değil, aynı zamanda Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın memleketi olması itibarıyla da önemli. Iğdır’da MHP’de bulunan belediyeyi de DTP aldı. DTP il sayısını beşten sekize, ilçe sayısını 32’den 58’e çıkardı. (Radikal)
İSTANBUL - Güneydoğu’daki sonuçlar, iktidar partisi AKP’nin ‘Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olduğunu’ gösterdi. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın partisine verdiği “Mutlaka alın” talimatı Diyarbakır’da ters teperken, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in seçim bölgesi Van ile Başbakan Erdoğan’ın ilk milletvekili seçildiği Siirt’de AKP başkanlığı DTP’ye kaptırdı.
Diyarbakır’da 2004 yerel seçimlerine yüzde 58.3 oy alan Osman Baydemir, “Hizmet siyaseti değil, kimlik siyaseti yapıyor” eleştirilerine karşın o oranını yüzde 65’in üzerine taşıyarak deyim yerindeyse DTP’nin oy patlaması yapmasını sağladı. Erdoğan DTP’nin “Diyarbakır kalemizdir” söylemini, “Bunların demokrasi anlayışları saltanattan farksız. Kendi partilerinde saltanat sürdükleri yetmezmiş gibi, şehirlerimizi de payitaht gibi görüyorlar” diye eleştirmişti. AKP’nin Diyarbakır’a bütün hatlarıyla yüklenmesi de, TRT Şeş ile gerçekleştirdiği Kürtçe açılımı da, seçime beş kala Botaş kuyularında yapılan kazılar da, dağıtılan makarnalar, beyaz eşyalar, nakdi yardımlar da oy olarak dönmedi. DTP’lilerin seçim sonuçları kısmen belli olduktan sonra yaptıkları açıklamalar da AKP’nin Kürt politikasının yenilgisi üzerineydi. Bir DTP’li, “Halk makarna siyasetine dur dedi. Kürtler, bu seçimi referanduma dönüştürerek birlik duygusuyla hareket etti” dedi.
Diyarbakır’da DTP’nin zaferi büyükşehir belediyesi ile de sınırlı olmadı. Örneğin DTP geleneğinin yıllardır alamadığı Kulp ilçesini AKP’nin elinden almayı başardı. AKP adayı Kutbettin Arzu’nun seçimleri kaybetmek dışında aldığı diğer büyük darbe de ailesinin yaşadığı ilçe olan Çınar’da DTP’nin zaferini ilan etmesiydi. DTP Diyarbakır’ın 17 ilçesinden 13’ünü de kazanarak AKP’yi bölgeden sildi. AKP sadece Hazro ilçesini aldı.
Van ve Siirt’te de DTP
DTP 2004 seçimlerinde belediye başkanlığını aldığı Diyarbakır, Batman, Tunceli, Hakkâri ve Şırnak’ı korurken, Van’da Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Bekir Kaya, en yakın rakibi AKP’ye yüzde 15’e oranda fark attı. Bakan Çelik’in seçim bölgesi olan Van’da Çelik’in bizzat yürüttüğü seçim kampanyasına rağmen AKP’nin kaybetmesi bölgede uygulanan hükümet politikasının onaylanmadığına dair önemli bir işaret olarak değerlendirildi. Siirt’te ise eski DEP milletvekillerinden Selim Sadak’ı aday göstererek seçim yarışına hayli iddialı giren DTP, kıran kırana bir yarışla bu ili de AKP’nin elinden almayı başardı. Siirt’in DTP’ye kaptırılması, AKP açısından sadece Başbakan Erdoğan’ın ilk milletvekili seçildiği il olması yönünden değil, aynı zamanda Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın memleketi olması itibarıyla da önemli. Iğdır’da MHP’de bulunan belediyeyi de DTP aldı. DTP il sayısını beşten sekize, ilçe sayısını 32’den 58’e çıkardı. (Radikal)
Stalingrad
Ismet Berkan
Bu satırları yazarken Türkiye genelinde sandıkların yarıdan epey fazlası açılmış durumda ve Adalet ve Kalkınma Partisi ilk kez girdiği bir seçimde bir önceki seçime göre oy kaybetmiş durumda.
‘Stalingrad’ benzetmesi işte bu durumdan kaynaklanıyor. AKP’nin oy kaybedebileceğinin, yenilgiye uğratılabileceğinin en büyük delili bu sonuç.
Peki AKP kaybediyor da kim kazanıyor? Bu partinin başlıca rakibi olan Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi için tayin edici bir zaferden söz etmeye imkân yok. Evet iki partinin de oylarında ciddi artış var ama hâlâ AKP’nin düşmüş haline bile yaklaşmaktan uzaklar.
Her seçim, ister istemez pek çok ders verir bu dersleri almak isteyene. Bana soracak olursanız, bu seçimin üzerinde en çok konuşulacak olan ders konusu, AKP’nin uğradığı oy kaybıdır. Seçimi doğru okumak isteyen herkes, AKP’nin neden oy kaybına ve belediye başkanlığı kaybına uğradığını doğru tahlil etmek zorundadır.
Ben kendime göre bir dizi çıkarımda bulundum. Başlarına numara yazıyorum ama aslında bu bir öncelik veya önem sıralaması değil, benim aklıma geliş sırasıdır.
1. Ekonomik krizin etkilerini ve varlığını küçümsemek, krizden etkilenmeyi ‘işbilmezlik’le izaha yeltenmek, kendisine sunulan yapıcı önerileri bile ‘Sen git kendi işine bak’ diye hakaretle geri çevirmek, sandığa yansımış gibi gözüküyor. AKP’nin uğradığı oy kaybının en başta gelen nedeni ekonomik kriz ve onun etkileridir; hükümetin krizi yok sayıp onunla mücadele için hiçbir şey yapmamayı seçmiş olmasıdır.
2. Kavga etmek, bağırmak, yedi yıldır iktidarda olduğu halde hâlâ kendi mağduriyetine insanları inandırmaya çalışmak kimseye yaramıyor. Bu kavgacılık halinden en fazla zarar gören parti Adalet ve Kalkınma Partisi oldu,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan partisine böyle bir zarar verdi.
3. Sokaktaki insanın gündelik hayatında elde ettiği ve çatışmadan yaşamayı başardığı hayat tarzlarıyla ilgili genel uzlaşmayı dış etkiyle bozmaya veya ‘düzeltmeye’ çalışmak tepkisini de gördü. AKP genel merkezi tarafından ‘başarılı’
gözüken kimi başkanların seçim kaybetmesinin ardında bu çeşit müdahale arayışları da aranmalıdır.
4. Değişimci, Türkiye’yi reforme edici, demokratikleştirici fonksiyonunu kaybettikçe AKP de oy kaybedecek, sıradan bir statüko partisi olarak varlığını sürdürebildikçe sürdürecektir. Sorun seçmende değil AKP’nin kendisini var eden temel kimlik özelliğini değiştirmesinde aranmalıdır.
5. Seçmeni tehdit ederek veya satınalmaya çalışarak ve bu arada ‘Ben sana buzdolabı veriyorum sen de bana oy verirsin’ diyerek hiçbir yere varılamayacağı, yardım ettiğini açıkça göstermenin bu toprakların töresine uymadığını, yardımın yapılacaksa bile gizlice, hiç kimseye göstermeden yapılması gerektiğini, zaten insan onuruna uygun olanın da bu olduğunu umarım AKP anlar.
İlk bakışta aklıma gelen
bu beş noktaya ilaveten bir de, bundan sonra neler olabileceği üzerinde durmak istiyorum:
AKP’nin önünde iki olası yol var:
1. Seçim sonuçlarını doğru okuyup ses tonunu düşürmek, yeniden reformcu-değişimci kimliğine geri dönmek, ülkedeki siyasi çatışma ortamını yumuşatıp muhalefetle daha fazla işbirliği olanakları aramaya başlamak, ekonomik krizle ilgili mümkün olan en geniş katılımlı
çare arayışına girer.
2. Seçim sonucunu yanlış okuyup mevcut kutuplaşma ortamını daha da katılaştıracak adımlar atmaya başlar, ekonomik krizin karşısına popülizmle çıkmaya karar verir, Meclis çoğunluğunu kullanarak ve muhalefeti hiçe sayarak Meclis’i tek yanlı çalıştırır.
Bugünden başlayarak seçim yapmak AKP’nin elinde. Bakalım hangi yöne gitmeyi seçecekler.
Bu satırları yazarken Türkiye genelinde sandıkların yarıdan epey fazlası açılmış durumda ve Adalet ve Kalkınma Partisi ilk kez girdiği bir seçimde bir önceki seçime göre oy kaybetmiş durumda.
‘Stalingrad’ benzetmesi işte bu durumdan kaynaklanıyor. AKP’nin oy kaybedebileceğinin, yenilgiye uğratılabileceğinin en büyük delili bu sonuç.
Peki AKP kaybediyor da kim kazanıyor? Bu partinin başlıca rakibi olan Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi için tayin edici bir zaferden söz etmeye imkân yok. Evet iki partinin de oylarında ciddi artış var ama hâlâ AKP’nin düşmüş haline bile yaklaşmaktan uzaklar.
Her seçim, ister istemez pek çok ders verir bu dersleri almak isteyene. Bana soracak olursanız, bu seçimin üzerinde en çok konuşulacak olan ders konusu, AKP’nin uğradığı oy kaybıdır. Seçimi doğru okumak isteyen herkes, AKP’nin neden oy kaybına ve belediye başkanlığı kaybına uğradığını doğru tahlil etmek zorundadır.
Ben kendime göre bir dizi çıkarımda bulundum. Başlarına numara yazıyorum ama aslında bu bir öncelik veya önem sıralaması değil, benim aklıma geliş sırasıdır.
1. Ekonomik krizin etkilerini ve varlığını küçümsemek, krizden etkilenmeyi ‘işbilmezlik’le izaha yeltenmek, kendisine sunulan yapıcı önerileri bile ‘Sen git kendi işine bak’ diye hakaretle geri çevirmek, sandığa yansımış gibi gözüküyor. AKP’nin uğradığı oy kaybının en başta gelen nedeni ekonomik kriz ve onun etkileridir; hükümetin krizi yok sayıp onunla mücadele için hiçbir şey yapmamayı seçmiş olmasıdır.
2. Kavga etmek, bağırmak, yedi yıldır iktidarda olduğu halde hâlâ kendi mağduriyetine insanları inandırmaya çalışmak kimseye yaramıyor. Bu kavgacılık halinden en fazla zarar gören parti Adalet ve Kalkınma Partisi oldu,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan partisine böyle bir zarar verdi.
3. Sokaktaki insanın gündelik hayatında elde ettiği ve çatışmadan yaşamayı başardığı hayat tarzlarıyla ilgili genel uzlaşmayı dış etkiyle bozmaya veya ‘düzeltmeye’ çalışmak tepkisini de gördü. AKP genel merkezi tarafından ‘başarılı’
gözüken kimi başkanların seçim kaybetmesinin ardında bu çeşit müdahale arayışları da aranmalıdır.
4. Değişimci, Türkiye’yi reforme edici, demokratikleştirici fonksiyonunu kaybettikçe AKP de oy kaybedecek, sıradan bir statüko partisi olarak varlığını sürdürebildikçe sürdürecektir. Sorun seçmende değil AKP’nin kendisini var eden temel kimlik özelliğini değiştirmesinde aranmalıdır.
5. Seçmeni tehdit ederek veya satınalmaya çalışarak ve bu arada ‘Ben sana buzdolabı veriyorum sen de bana oy verirsin’ diyerek hiçbir yere varılamayacağı, yardım ettiğini açıkça göstermenin bu toprakların töresine uymadığını, yardımın yapılacaksa bile gizlice, hiç kimseye göstermeden yapılması gerektiğini, zaten insan onuruna uygun olanın da bu olduğunu umarım AKP anlar.
İlk bakışta aklıma gelen
bu beş noktaya ilaveten bir de, bundan sonra neler olabileceği üzerinde durmak istiyorum:
AKP’nin önünde iki olası yol var:
1. Seçim sonuçlarını doğru okuyup ses tonunu düşürmek, yeniden reformcu-değişimci kimliğine geri dönmek, ülkedeki siyasi çatışma ortamını yumuşatıp muhalefetle daha fazla işbirliği olanakları aramaya başlamak, ekonomik krizle ilgili mümkün olan en geniş katılımlı
çare arayışına girer.
2. Seçim sonucunu yanlış okuyup mevcut kutuplaşma ortamını daha da katılaştıracak adımlar atmaya başlar, ekonomik krizin karşısına popülizmle çıkmaya karar verir, Meclis çoğunluğunu kullanarak ve muhalefeti hiçe sayarak Meclis’i tek yanlı çalıştırır.
Bugünden başlayarak seçim yapmak AKP’nin elinde. Bakalım hangi yöne gitmeyi seçecekler.
Seçim MHP’ye yaradı AKP irtifa kaybetti
En ciddi oy ve belediye sayısındaki artış MHP'de yaşandı. AKP il genel meclisinde beklediği başarıyı yakalayamadı
ANKARA - Türkiye genelinde hem belediye başkanlığı hem de il genel meclisinde partiler arasında kıran kırana bir mücadele yaşandı. AKP beklendiği gibi ikisinden de önde çıktı ama 2004 ve 2007'deki gücünü koruyamadı. Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin MHP ve CHP'nin aldığı toplam belediye sayısını geçtiğini ve "güvenoyu" aldığını belirtse de AKP'nin il genel meclisinde yüzde 40'ın altına düşmesi, bazı büyükşehir belediyelerini kaybetmesi ve Ankara ile İstanbul'da rahat alamaması "irtifa kaybı" olarak yorumlandı.
Belediye başkanlığı seçimlerinde AKP, 2004'te 12 büyükşehir, 46 il, ve 483 ilçede belediye başkanlığını kazanmışken, dünkü seçimler sonrasında Türkiye genelindeki sandıkların yüzde 93'nün açıldığı saatlerde 10 büyükşehir, 36 il ve 448 ilçe belediye başkanlığını kazanmış görünüyordu.
2004'de 2 büyükşehir 6 il, ve 130 ilçe belediyesine sahip olan CHP, bu kez 3 büyükşehir, 10 il ve 169 ilçe belediyesini elde etti.
En ciddi oy ve belediye sayısındaki artış MHP'de yaşandı. 2004'de sadece 4 il ve 72 ilçede belediye başkanlığını alan MHP bu kez bir büyükşehir, 8 il ve 126 ilçede belediye başkanı çıkardı.
Seçimlerin dördüncü partisi konumundaki DTP, 2004'de olduğu gibi Diyarbakır Büyükşehir Belediyesini bu kez de kazandı. DTP 2004'de 4 olan il belediye başkanlığı sayısını 7'ye, 32 olan ilçe belediye başkanlığını ise 50'ye yükseltti.
2004'de bir büyükşehir 2 il, 5 ilçe kazanan DSP, bu kez Eskişehir ve Ordu'daki iktidarını korurken Bartın'ı ise MHP'ye kaptırdı. Kazandığı ilçe sayısını da 10'ü yükseltti.
DP 2004'de olduğu gibi bu kez de bir il belediyesini kazandı. Ancak DP, 2004 kazandığı Elazığ'ı AKP'ye kaptırırken, Yalova'yı kazanma başarısını elde etti. DP'nin 2004'de 89 olan ilçe belediye başkanlığı sayısı ise 36'ya geriledi.
Seçim sürecinde Genel Başkanları Muhsin Yazıcıoğlu'nu helikopter kazasında kaybeden BBP ise Yazıcıoğlu'nun memleketi Sivas'ta ipi göğüsleyen parti oldu. BBP 2004'de olduğu gibi yine 3 ilçe belediye başkanlığını aldı.
Yerel seçime yeni lideri Numan Kurtulmuş ile giren ve eski Başbakan Necmettin Erbakan'ın da desteği ile hareket eden Saadet Partisi ise 2004'deki başarısızlığının da gerisine düştü.
İl genel meclisi
Saat 00.10 itibariyle açılan 136 bin 666 sandık sonuçlarına göre AKP; il genel meclisindeki oylarını 2004 yerel seçimlerine göre yaklaşık 2.5, 2007 genel seçimlerine göre ise yaklaşık 7.5 puan düşürdü. CHP 2004 yerel seçimlerine göre il genel meclisi oy oranını yaklaşık 4, 2007 genel seçimlerine göre ise yaklaşık 1.5 puanın üzerinde artırma başarısını gösterdi. Dün ortaya çıkan tabloya göre il genel meclisinde en karlı çıkan parti MHP oldu. MHP, 2004 yerel seçimlerine göre oylarını yaklaşık 6, 2007 genel seçimlerine göre yaklaşık 2 puan yükseltti.
Uzmanlara göre kayma başladı
Sosyolog Prof. Dr. Sencer Ayata: Teknoloji kullanılan alanlarda bir işsizleme var ve bu işsizleşmenin özelliği, diğer kesimlere kıyasla çoğunun vasıflı işçidir. Çok daha rahat yaşayan, sosyal yardım, sadaka olgusunun dışında kalan bir kesimdir. Ben biraz onlardan gördüğüm kadarıyla oylarda kayma olduğunu düşünüyorum.
Tanıl Bora: Kimilerine göre bu seçim bir referandumdu. AKP'nin genel olarak politikalarını destekleyenler ve ona karşı olanlar; bir referandum bunun için yapıldı. İkincisi ise, Kürt meselesi ile ilgili. Kürt illerindeki seçimin doğrudan böyle bir refendum sonucu taşıdığı açık. Kimileri açısından Ergenekon davası ile ilgili bir referandum... Kimileri için böyle bir boyutu gerçekten var bu seçimin ama yerel boyutu da var. Bir çok yerde görülüyor ki, bütün tartışmalar şu veya bu şekilde yerel boyuta da eklemleniyor olabilir ama yerel tercihler de önemli. Bu kutuplaştırmaları, anlamlı bir kutuplaştırmaya dönüştürmek Türkiye'de siyasete iyi gelir diye düşünüyorum. BU iktisadi krizi, sosyal devletin bitmesinde, esas olarak yoksulluk meselesini... Bütün bunları bir temel mücadele ekseni haline getirmek daha anlamlı bir gerilimdir. Kürt meselesi açısından da bu böyle...
Uzun bir süredir özellikle büyükşehirlerde belediye başkanları bir tür yerel oligarklara dönüşmüş durumdalar. Kolay kolay yerlerinden edilememelerinin ve yerel güçlere dönüşmelerinin etkisini hesaba katmak lazım.
İkincisi, kadın adaylar ve seçilen kadın adaylara bakarsak galiba gerilemiş durumda. Her koşulda çok az..(Radikal)
ANKARA - Türkiye genelinde hem belediye başkanlığı hem de il genel meclisinde partiler arasında kıran kırana bir mücadele yaşandı. AKP beklendiği gibi ikisinden de önde çıktı ama 2004 ve 2007'deki gücünü koruyamadı. Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin MHP ve CHP'nin aldığı toplam belediye sayısını geçtiğini ve "güvenoyu" aldığını belirtse de AKP'nin il genel meclisinde yüzde 40'ın altına düşmesi, bazı büyükşehir belediyelerini kaybetmesi ve Ankara ile İstanbul'da rahat alamaması "irtifa kaybı" olarak yorumlandı.
Belediye başkanlığı seçimlerinde AKP, 2004'te 12 büyükşehir, 46 il, ve 483 ilçede belediye başkanlığını kazanmışken, dünkü seçimler sonrasında Türkiye genelindeki sandıkların yüzde 93'nün açıldığı saatlerde 10 büyükşehir, 36 il ve 448 ilçe belediye başkanlığını kazanmış görünüyordu.
2004'de 2 büyükşehir 6 il, ve 130 ilçe belediyesine sahip olan CHP, bu kez 3 büyükşehir, 10 il ve 169 ilçe belediyesini elde etti.
En ciddi oy ve belediye sayısındaki artış MHP'de yaşandı. 2004'de sadece 4 il ve 72 ilçede belediye başkanlığını alan MHP bu kez bir büyükşehir, 8 il ve 126 ilçede belediye başkanı çıkardı.
Seçimlerin dördüncü partisi konumundaki DTP, 2004'de olduğu gibi Diyarbakır Büyükşehir Belediyesini bu kez de kazandı. DTP 2004'de 4 olan il belediye başkanlığı sayısını 7'ye, 32 olan ilçe belediye başkanlığını ise 50'ye yükseltti.
2004'de bir büyükşehir 2 il, 5 ilçe kazanan DSP, bu kez Eskişehir ve Ordu'daki iktidarını korurken Bartın'ı ise MHP'ye kaptırdı. Kazandığı ilçe sayısını da 10'ü yükseltti.
DP 2004'de olduğu gibi bu kez de bir il belediyesini kazandı. Ancak DP, 2004 kazandığı Elazığ'ı AKP'ye kaptırırken, Yalova'yı kazanma başarısını elde etti. DP'nin 2004'de 89 olan ilçe belediye başkanlığı sayısı ise 36'ya geriledi.
Seçim sürecinde Genel Başkanları Muhsin Yazıcıoğlu'nu helikopter kazasında kaybeden BBP ise Yazıcıoğlu'nun memleketi Sivas'ta ipi göğüsleyen parti oldu. BBP 2004'de olduğu gibi yine 3 ilçe belediye başkanlığını aldı.
Yerel seçime yeni lideri Numan Kurtulmuş ile giren ve eski Başbakan Necmettin Erbakan'ın da desteği ile hareket eden Saadet Partisi ise 2004'deki başarısızlığının da gerisine düştü.
İl genel meclisi
Saat 00.10 itibariyle açılan 136 bin 666 sandık sonuçlarına göre AKP; il genel meclisindeki oylarını 2004 yerel seçimlerine göre yaklaşık 2.5, 2007 genel seçimlerine göre ise yaklaşık 7.5 puan düşürdü. CHP 2004 yerel seçimlerine göre il genel meclisi oy oranını yaklaşık 4, 2007 genel seçimlerine göre ise yaklaşık 1.5 puanın üzerinde artırma başarısını gösterdi. Dün ortaya çıkan tabloya göre il genel meclisinde en karlı çıkan parti MHP oldu. MHP, 2004 yerel seçimlerine göre oylarını yaklaşık 6, 2007 genel seçimlerine göre yaklaşık 2 puan yükseltti.
Uzmanlara göre kayma başladı
Sosyolog Prof. Dr. Sencer Ayata: Teknoloji kullanılan alanlarda bir işsizleme var ve bu işsizleşmenin özelliği, diğer kesimlere kıyasla çoğunun vasıflı işçidir. Çok daha rahat yaşayan, sosyal yardım, sadaka olgusunun dışında kalan bir kesimdir. Ben biraz onlardan gördüğüm kadarıyla oylarda kayma olduğunu düşünüyorum.
Tanıl Bora: Kimilerine göre bu seçim bir referandumdu. AKP'nin genel olarak politikalarını destekleyenler ve ona karşı olanlar; bir referandum bunun için yapıldı. İkincisi ise, Kürt meselesi ile ilgili. Kürt illerindeki seçimin doğrudan böyle bir refendum sonucu taşıdığı açık. Kimileri açısından Ergenekon davası ile ilgili bir referandum... Kimileri için böyle bir boyutu gerçekten var bu seçimin ama yerel boyutu da var. Bir çok yerde görülüyor ki, bütün tartışmalar şu veya bu şekilde yerel boyuta da eklemleniyor olabilir ama yerel tercihler de önemli. Bu kutuplaştırmaları, anlamlı bir kutuplaştırmaya dönüştürmek Türkiye'de siyasete iyi gelir diye düşünüyorum. BU iktisadi krizi, sosyal devletin bitmesinde, esas olarak yoksulluk meselesini... Bütün bunları bir temel mücadele ekseni haline getirmek daha anlamlı bir gerilimdir. Kürt meselesi açısından da bu böyle...
Uzun bir süredir özellikle büyükşehirlerde belediye başkanları bir tür yerel oligarklara dönüşmüş durumdalar. Kolay kolay yerlerinden edilememelerinin ve yerel güçlere dönüşmelerinin etkisini hesaba katmak lazım.
İkincisi, kadın adaylar ve seçilen kadın adaylara bakarsak galiba gerilemiş durumda. Her koşulda çok az..(Radikal)
“Bi daha da gitmem seçime...”
Can Dundar
“Seçmen sağduyusu” diye bir şey varsa, onun ortaya çıktığı bir seçim oldu 2009...
İlk değerlendirmede birçok açıdan hayırlı olduğunu söylemek mümkün.
Bu ülke, tek parti egemenliğini sevmiyor.
Tek lider olmaya soyunanlara yüz vermiyor.
Gerilim siyasetini cezalandırıyor.
“Ceketi koysam seçtiririm” tavrını affetmiyor.
“Şuraları istiyorum” diyene hiçbirini vermiyor.
“Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” sözü boşa söylenmiş değil.
Halkın çok güçlü bir fren-gaz mekanizması var; sırtını sıvazlayıp “Hadi” dediği birileri fazla ileri gitti mi, anında “van minüt” diye onu ceketinden çekiyor.
Bu tavır, bir tek parti-tek adam diktasına gitmemizi de engelliyor.
* * *
Erdoğan, “Türkiye partisi” olmak için 3 kesime mavi boncuk dağıttı:
Bunlar 3 bölgedeki rakiplerinin tabanıydı aynı zamanda:
Büyük kentlerdeki, sahillerdeki laiklere İzmir’deki, Çankaya’daki türden liberal adaylarla farklı bir kimlik sundu.
İç Anadolu’daki milliyetçi-muhafazakâr kesime “Türküm demeyen gitsin bu ülkeden” mesajı verdi.
Güneydoğu’da Kürtlere, bir yandan Kürtçe TV açarken bir yandan da “Kimliği boş verin, hizmete bakın” dedi.
Farklı kesimlere zıt mesajlar vermenin faturası ne oldu?
Hepsini birden kaybetti.
Büyük kentler, ekonomik krizin ve işsizliğin faturasını da ekleyip ciddi darbe vurdu iktidar partisine... İzmir hüsranı, İstanbul sürprizi, Antalya yenilgisi, Beyoğlu ricatı bunun göstergesidir.
Milliyetçiler, TRT Şeş’e kızıp MHP’yi seçerken, Kürtler, TRT Şeş’i izleyip DTP’yi seçti.
Güneydoğu, sorununun ekonomik değil, siyasi olduğunu anlattı. Türkiye’nin 4. partisi yaptığı DTP’yi Kürt sorununun muhatabı olarak gösterdi.
Seçmen “Sadaka istemem, kalsın” dedi.
Tunceli, eşyaları hükümetten aldı; oyunu başkasına verdi.
Beyaz eşyalı, kömürlü, nakitli yardımlar kadar “Bize vermezseniz hizmet gelmez” şantajının da cezalandırıldığı bir seçim oldu bu aynı zamanda...
Bu sonuç, AKP’yi (ilk dönem ANAP’ını andıran) o koalisyon halinden gerçek parti hüviyetine döndürmeye yarayacaktır ki o dönüş, ANAP’ın erimesinin başlangıcı olmuştu.
2009 da AKP için sonun başlangıcı olacağa benziyor.
* * *
Birkaç ders de başkalarına:
CHP, akıllıca davranarak bu kez seçim kampanyasını laiklik değil, yolsuzluklar üzerine kurdu. “Şeriat geliyor” feryadı, son iki seçimdir AKP’nin ekmeğine yağ sürüyordu. Muhtemelen Deniz Feneri dosyası, “Türkiye laiktir” sloganından da, çarşaf açılımından da çok daha etkili oldu. CHP, milliyetçi söyleminin bedelini ise Güneydoğu’da sıfırlanarak ödedi.
Bir mesaj da askere:
Geçen seçimin hemen arifesinde gelen bir e-muhtıra, tepki oyları yaratarak AKP’yi hak etmediği bir zafere götürmüştü. Bu kez asker sustu. Ödünç verilen tepki oyları da gerçek sahiplerine döndü. Siyaset normalleşti.
İlk sonuçları değerlendiren Erdoğan, bu sonuçtan ders almışa benziyordu; dileriz uzlaşmanın önemini anlamıştır.
Sırf bu bile, anayasa paketinin Meclis’e gelmesinden önce önemli derstir.
İki muhalefet partisinin toplam oyu iktidar partisine eşitlendi.
Yarından itibaren Türkiye erken seçimi konuşmaya başlar.
Erdoğan koltuğundan kalkıp “Bi daha da gitmem seçime” dese yeridir.
“Seçmen sağduyusu” diye bir şey varsa, onun ortaya çıktığı bir seçim oldu 2009...
İlk değerlendirmede birçok açıdan hayırlı olduğunu söylemek mümkün.
Bu ülke, tek parti egemenliğini sevmiyor.
Tek lider olmaya soyunanlara yüz vermiyor.
Gerilim siyasetini cezalandırıyor.
“Ceketi koysam seçtiririm” tavrını affetmiyor.
“Şuraları istiyorum” diyene hiçbirini vermiyor.
“Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” sözü boşa söylenmiş değil.
Halkın çok güçlü bir fren-gaz mekanizması var; sırtını sıvazlayıp “Hadi” dediği birileri fazla ileri gitti mi, anında “van minüt” diye onu ceketinden çekiyor.
Bu tavır, bir tek parti-tek adam diktasına gitmemizi de engelliyor.
* * *
Erdoğan, “Türkiye partisi” olmak için 3 kesime mavi boncuk dağıttı:
Bunlar 3 bölgedeki rakiplerinin tabanıydı aynı zamanda:
Büyük kentlerdeki, sahillerdeki laiklere İzmir’deki, Çankaya’daki türden liberal adaylarla farklı bir kimlik sundu.
İç Anadolu’daki milliyetçi-muhafazakâr kesime “Türküm demeyen gitsin bu ülkeden” mesajı verdi.
Güneydoğu’da Kürtlere, bir yandan Kürtçe TV açarken bir yandan da “Kimliği boş verin, hizmete bakın” dedi.
Farklı kesimlere zıt mesajlar vermenin faturası ne oldu?
Hepsini birden kaybetti.
Büyük kentler, ekonomik krizin ve işsizliğin faturasını da ekleyip ciddi darbe vurdu iktidar partisine... İzmir hüsranı, İstanbul sürprizi, Antalya yenilgisi, Beyoğlu ricatı bunun göstergesidir.
Milliyetçiler, TRT Şeş’e kızıp MHP’yi seçerken, Kürtler, TRT Şeş’i izleyip DTP’yi seçti.
Güneydoğu, sorununun ekonomik değil, siyasi olduğunu anlattı. Türkiye’nin 4. partisi yaptığı DTP’yi Kürt sorununun muhatabı olarak gösterdi.
Seçmen “Sadaka istemem, kalsın” dedi.
Tunceli, eşyaları hükümetten aldı; oyunu başkasına verdi.
Beyaz eşyalı, kömürlü, nakitli yardımlar kadar “Bize vermezseniz hizmet gelmez” şantajının da cezalandırıldığı bir seçim oldu bu aynı zamanda...
Bu sonuç, AKP’yi (ilk dönem ANAP’ını andıran) o koalisyon halinden gerçek parti hüviyetine döndürmeye yarayacaktır ki o dönüş, ANAP’ın erimesinin başlangıcı olmuştu.
2009 da AKP için sonun başlangıcı olacağa benziyor.
* * *
Birkaç ders de başkalarına:
CHP, akıllıca davranarak bu kez seçim kampanyasını laiklik değil, yolsuzluklar üzerine kurdu. “Şeriat geliyor” feryadı, son iki seçimdir AKP’nin ekmeğine yağ sürüyordu. Muhtemelen Deniz Feneri dosyası, “Türkiye laiktir” sloganından da, çarşaf açılımından da çok daha etkili oldu. CHP, milliyetçi söyleminin bedelini ise Güneydoğu’da sıfırlanarak ödedi.
Bir mesaj da askere:
Geçen seçimin hemen arifesinde gelen bir e-muhtıra, tepki oyları yaratarak AKP’yi hak etmediği bir zafere götürmüştü. Bu kez asker sustu. Ödünç verilen tepki oyları da gerçek sahiplerine döndü. Siyaset normalleşti.
İlk sonuçları değerlendiren Erdoğan, bu sonuçtan ders almışa benziyordu; dileriz uzlaşmanın önemini anlamıştır.
Sırf bu bile, anayasa paketinin Meclis’e gelmesinden önce önemli derstir.
İki muhalefet partisinin toplam oyu iktidar partisine eşitlendi.
Yarından itibaren Türkiye erken seçimi konuşmaya başlar.
Erdoğan koltuğundan kalkıp “Bi daha da gitmem seçime” dese yeridir.
AKP’ye bazen ‘takdir’, bazen ‘tekdir’ gerek
22/03/2009
BASKIN ORAN
Geçen hafta bir açıkoturumdaydım. Konu, AKP’nin değerlendirilmesi. Zaten son yazım, şimdi tahmin etmiş olabileceğiniz gibi, oradaki konuşmamın özeti idi. Bu gibi toplantılara konuşmacılar, malum, hazırlanıp gelirler. Konu hakkındaki görüşlerini, dikkatli (ve dolayısıyla, tutarlı) bir biçimde anlatırlar. Esas olay ise soru-cevap bölümündedir. Konuşmacı sıkıştırılır. Kafasının ardındakileri (bazen, bilinçaltındakileri) de anlatması istenir. Esas düşüncesi ortaya cilasız-makyajsız döktürülür.
Bu açıkoturumda da bunun bir örneğine tanık olduk. AKP’yi öven bir konuşmacı, bir soruya cevaben, çoğu muhafazakâr olan dinleyicilerden birçoğunu da şaşırttığını tahmin ettiğim bir şey söyledi: “Zaten, Osmanlı İmparatorluğu kendini toparlamaya başlamıştı. Cumhuriyet olmasa bugün daha ileride olurduk”.
Fevkalade tartışmalı bir ideoloji olan Kemalizm’in tek tartışılmayan ilkesi olan Cumhuriyetçilik hakkında böyle düşünülmesi çok ilginçti ama, ben bu söze şaşırdım diyemem. Çünkü aynı konuşmacı, geçen hafta dediğim gibi, Mazlum-der’in “Kim olursa olsun mazlumdan yana ve kim olursa olsun zalime karşı” ilkesini şiar edinmenin “sakıncalarını” yazmıştı. Bazı mekanizmalar, demişti, Darfur’da yaşananları bir anda dünyanın gündemine birinci öncelikli insanî sorun gibi yansıttı. Darfur’da yaşananlar, demişti, “petrol bölgelerine şehvetli bir iştahla yaklaşan batılı ülkelerin” eseridir.
Alt kadronun bilinçaltı
Farkında mısınız, aslında bu durumun tersine de çok rastlarız. Yani soru soranların da bilinçaltlarını ortaya döktüklerine. Bu açıkoturumda bunu da yaşadık. AKP’nin özellikle belediyeler marifetiyle içkiyi yavaş ama kararlı biçimde yasaklamasını bu partinin demokrasi anlayışı için bir “turnesol kağıdı” olarak nitelendirdiğimde, bir öğretmen söz aldı:
“Dövülen bakkal meselesi münferit örnek olmalı. Ben Aydınlıkevler’de oturuyorum, ana caddede en azından 15 kuruyemişçi var. Bunlardan 14’ü içki de satıyordu. Mahalle sakinleri olarak birine gittik, ‘Yahu, biz içki satmayan bir dükkandan kuruyemiş alamayacak mıyız?’ demek zorunda kaldık. Adam sonunda satmamaya başladı. Yoksa alışveriş yapmayacaktık ondan. Şimdi, bizim bu ülkede içki satmayan bir dükkandan alışveriş yapmaya hakkımız olamayacak mı?”
Soru (daha doğrusu, beyan) sahibi, Türkçeye çevrilirse, şunu söylüyor: “Demokrasi varsa, herkes ne istiyorsa o olur. İçki içmek senin hakkın, yasaklatmak da benim hakkım. Kim orada daha kalabalıksa” Tabii, bu sözleri, bir de, kullanılan terminoloji ışığında yeniden okuyunuz: “Bizim mahallede Romanlar da var. Nitelemeye zorlanıyorum. Hani, Esmer Vatandaşlar...”
‘Kasabalı demokrasi’ anlayışı
AKP Türkiye’de değişmesi çok zor dediğimiz birçok şeyi olumlu yönde değiştirdi. Biraz nefes almamızı sağlayan AB Uyum Paketlerinin en önemlilerini geçirdi. Bunlardan önce Azınlık Raporu mu yazılabilirdi; gayrimüslim vakıflarının malları mı tapuya tescil edilebilirdi; Kürtçe dil kursları mı açılabilirdi; Özür Kampanyası mı yapılabilirdi? TRT-Şeş’i yağdan kıl çeker gibi açıvermesinin ne kadar önemli olay olduğunu asıl bundan sonra göreceğiz. Kıbrıs olayını Türkiye’nin başına tebelleş etmiş bir Denktaş’ı 2002 sonunda iktidara gelir gelmez tarihin arşivine göndermesini unutmuş gibiyiz; diyebiliyorsanız az hizmetti deyin. Ermenistan ilişkiler şimdiye kadar hiçbir hükümetin cesaret edemediği biçimde normalleştirilme yolunda. Devlet hastanelerinden valiliklerine kadar her türlü bürokrasinin halka muamelesi çok yumuşadı. Bütün bunlar bu partiye “takdir” gerektiriyor.
Ama AKP’lilerin “demokrasi” anlayışının bilinçaltına iniverince bir noktaya gelip dayanma diye bir olay var. Bu insanı ürkütüyor. Demokratların AKP’yi gerektiğinde “tekdir” etmeleri (azarlamaları) hem Türkiye hem de bu parti için çok önemli.
Hiç merak etmeyin. Yüz yıllık laik Türkiye’de içki miçki yasaklanamaz; bunu 19. yüzyılda sapına kadar püriten Amerika bile yapamadı. Olsa olsa, bu tür bir “demokrasi” anlayışı, şu andaki güçlü durumunu diğer büyük partilerle mukayese edilemeyecek kadar çağdaş bir fotoğraf vermesine borçlu olan AKP’yi sonunda silip götürür. Asıl tehlikeli olan şudur ki, geçen haftaki yazımda anlattığım nedenlerle yani asker’i ve asker zihniyetli “sivil”leri dolaylı olarak güçlendirdiği için Türkiye’ye çok zarar verir.
Ne o? Yoksa AKP’nin diğer büyük partilerle ve hele de CHP’yle mukayese edilemeyecek kadar çağdaş fotoğraf verdiğine bir itirazınız mı var yoksa? Yoksa siz “Muasır Medeniyet” deyince 1930’ları mı bellemişlerdensiniz? Kemalizm’in din’den, sizin de “dinci”lerden ne farkınız kalmış oluyor bu durumda?
Üst kadronun ‘bilinçüstü’
Daha önce de çok yazdım; bu “kasabalı demokrasi” anlayışı AKP’nin burjuvalaşması sonucu zamanla “insana alışacak” (hey gidi o enfes, ama burada anlatamayacağım fıkra!). Ama AKP’nin bu burjuvalaşması başka ve çok önemli bir mazarrat çıkarabilir; buna da derhal şiddetli bir “tekdir” gerekiyor. Cumhurbaşkanı Gül, Afrika gezisinde, Sudan diktatörü El Beşir’i eleştirenlere karşı çıktı. Asistan arkadaşım Nuri’nin dikkatime getirdiği şu gerekçeyle:
“Sudan çok büyük ekonomik potansiyeli olan bir ülke. Ne yapacaktık biz, sırtımızı mı çevirecektik? Türk işadamlarının orada çok büyük yatırımları var. Bir Türk firması bir köprü yaptı, efsane!” (Hürriyet, 24.02.09).
AKP’nin emperyalist ABD’den ne farkı kalmış oluyor bu durumda?
BASKIN ORAN
Geçen hafta bir açıkoturumdaydım. Konu, AKP’nin değerlendirilmesi. Zaten son yazım, şimdi tahmin etmiş olabileceğiniz gibi, oradaki konuşmamın özeti idi. Bu gibi toplantılara konuşmacılar, malum, hazırlanıp gelirler. Konu hakkındaki görüşlerini, dikkatli (ve dolayısıyla, tutarlı) bir biçimde anlatırlar. Esas olay ise soru-cevap bölümündedir. Konuşmacı sıkıştırılır. Kafasının ardındakileri (bazen, bilinçaltındakileri) de anlatması istenir. Esas düşüncesi ortaya cilasız-makyajsız döktürülür.
Bu açıkoturumda da bunun bir örneğine tanık olduk. AKP’yi öven bir konuşmacı, bir soruya cevaben, çoğu muhafazakâr olan dinleyicilerden birçoğunu da şaşırttığını tahmin ettiğim bir şey söyledi: “Zaten, Osmanlı İmparatorluğu kendini toparlamaya başlamıştı. Cumhuriyet olmasa bugün daha ileride olurduk”.
Fevkalade tartışmalı bir ideoloji olan Kemalizm’in tek tartışılmayan ilkesi olan Cumhuriyetçilik hakkında böyle düşünülmesi çok ilginçti ama, ben bu söze şaşırdım diyemem. Çünkü aynı konuşmacı, geçen hafta dediğim gibi, Mazlum-der’in “Kim olursa olsun mazlumdan yana ve kim olursa olsun zalime karşı” ilkesini şiar edinmenin “sakıncalarını” yazmıştı. Bazı mekanizmalar, demişti, Darfur’da yaşananları bir anda dünyanın gündemine birinci öncelikli insanî sorun gibi yansıttı. Darfur’da yaşananlar, demişti, “petrol bölgelerine şehvetli bir iştahla yaklaşan batılı ülkelerin” eseridir.
Alt kadronun bilinçaltı
Farkında mısınız, aslında bu durumun tersine de çok rastlarız. Yani soru soranların da bilinçaltlarını ortaya döktüklerine. Bu açıkoturumda bunu da yaşadık. AKP’nin özellikle belediyeler marifetiyle içkiyi yavaş ama kararlı biçimde yasaklamasını bu partinin demokrasi anlayışı için bir “turnesol kağıdı” olarak nitelendirdiğimde, bir öğretmen söz aldı:
“Dövülen bakkal meselesi münferit örnek olmalı. Ben Aydınlıkevler’de oturuyorum, ana caddede en azından 15 kuruyemişçi var. Bunlardan 14’ü içki de satıyordu. Mahalle sakinleri olarak birine gittik, ‘Yahu, biz içki satmayan bir dükkandan kuruyemiş alamayacak mıyız?’ demek zorunda kaldık. Adam sonunda satmamaya başladı. Yoksa alışveriş yapmayacaktık ondan. Şimdi, bizim bu ülkede içki satmayan bir dükkandan alışveriş yapmaya hakkımız olamayacak mı?”
Soru (daha doğrusu, beyan) sahibi, Türkçeye çevrilirse, şunu söylüyor: “Demokrasi varsa, herkes ne istiyorsa o olur. İçki içmek senin hakkın, yasaklatmak da benim hakkım. Kim orada daha kalabalıksa” Tabii, bu sözleri, bir de, kullanılan terminoloji ışığında yeniden okuyunuz: “Bizim mahallede Romanlar da var. Nitelemeye zorlanıyorum. Hani, Esmer Vatandaşlar...”
‘Kasabalı demokrasi’ anlayışı
AKP Türkiye’de değişmesi çok zor dediğimiz birçok şeyi olumlu yönde değiştirdi. Biraz nefes almamızı sağlayan AB Uyum Paketlerinin en önemlilerini geçirdi. Bunlardan önce Azınlık Raporu mu yazılabilirdi; gayrimüslim vakıflarının malları mı tapuya tescil edilebilirdi; Kürtçe dil kursları mı açılabilirdi; Özür Kampanyası mı yapılabilirdi? TRT-Şeş’i yağdan kıl çeker gibi açıvermesinin ne kadar önemli olay olduğunu asıl bundan sonra göreceğiz. Kıbrıs olayını Türkiye’nin başına tebelleş etmiş bir Denktaş’ı 2002 sonunda iktidara gelir gelmez tarihin arşivine göndermesini unutmuş gibiyiz; diyebiliyorsanız az hizmetti deyin. Ermenistan ilişkiler şimdiye kadar hiçbir hükümetin cesaret edemediği biçimde normalleştirilme yolunda. Devlet hastanelerinden valiliklerine kadar her türlü bürokrasinin halka muamelesi çok yumuşadı. Bütün bunlar bu partiye “takdir” gerektiriyor.
Ama AKP’lilerin “demokrasi” anlayışının bilinçaltına iniverince bir noktaya gelip dayanma diye bir olay var. Bu insanı ürkütüyor. Demokratların AKP’yi gerektiğinde “tekdir” etmeleri (azarlamaları) hem Türkiye hem de bu parti için çok önemli.
Hiç merak etmeyin. Yüz yıllık laik Türkiye’de içki miçki yasaklanamaz; bunu 19. yüzyılda sapına kadar püriten Amerika bile yapamadı. Olsa olsa, bu tür bir “demokrasi” anlayışı, şu andaki güçlü durumunu diğer büyük partilerle mukayese edilemeyecek kadar çağdaş bir fotoğraf vermesine borçlu olan AKP’yi sonunda silip götürür. Asıl tehlikeli olan şudur ki, geçen haftaki yazımda anlattığım nedenlerle yani asker’i ve asker zihniyetli “sivil”leri dolaylı olarak güçlendirdiği için Türkiye’ye çok zarar verir.
Ne o? Yoksa AKP’nin diğer büyük partilerle ve hele de CHP’yle mukayese edilemeyecek kadar çağdaş fotoğraf verdiğine bir itirazınız mı var yoksa? Yoksa siz “Muasır Medeniyet” deyince 1930’ları mı bellemişlerdensiniz? Kemalizm’in din’den, sizin de “dinci”lerden ne farkınız kalmış oluyor bu durumda?
Üst kadronun ‘bilinçüstü’
Daha önce de çok yazdım; bu “kasabalı demokrasi” anlayışı AKP’nin burjuvalaşması sonucu zamanla “insana alışacak” (hey gidi o enfes, ama burada anlatamayacağım fıkra!). Ama AKP’nin bu burjuvalaşması başka ve çok önemli bir mazarrat çıkarabilir; buna da derhal şiddetli bir “tekdir” gerekiyor. Cumhurbaşkanı Gül, Afrika gezisinde, Sudan diktatörü El Beşir’i eleştirenlere karşı çıktı. Asistan arkadaşım Nuri’nin dikkatime getirdiği şu gerekçeyle:
“Sudan çok büyük ekonomik potansiyeli olan bir ülke. Ne yapacaktık biz, sırtımızı mı çevirecektik? Türk işadamlarının orada çok büyük yatırımları var. Bir Türk firması bir köprü yaptı, efsane!” (Hürriyet, 24.02.09).
AKP’nin emperyalist ABD’den ne farkı kalmış oluyor bu durumda?
Thursday, March 26, 2009
Turkish generals to face coup trial
Two senior retired generals will face trial accused of plotting to overthrow Turkey’s government, after an Istanbul court agreed on Wednesday to hear a case linking 56 more people to a clandestine group of ultranationalists.
Liberals hope the widening investigation into the network, known as Ergenekon, will mark an end to a “deep state” culture of military coups and mysterious killings masterminded by well-connected bureaucrats, officers and civilians.
Prosecutors are seeking life imprisonment for Sener Eruygur and Hursit Tolon, retired four star generals and, respectively, the former head of the paramilitary gendarmerie and the former army commander, charging them with founding a terrorist group to overthrow parliament.
A copy of the indictment was published on Wednesday. The court will begin hearing the case on July 20 and decide whether to merge it with the continuing trial, according to the Anatolian news agency.
Eighty six people, many known for their strong nationalist views and opposition to the governing Justice and Development party, are charged with belonging to an organisation that planned bombings and assassinations to provoke a military coup.
But Wednesday's indictment is more explicitly political, suggesting the prosecutor is willing to delve into the events surrounding Abdullah Gul’s appointment as president in 2007, when secularists organised demonstrations to protest at the choice of a politician who was once overtly Islamist. It also reaches senior levels of a military previously all but immune from prosecution.
Liberals hope the widening investigation into the network, known as Ergenekon, will mark an end to a “deep state” culture of military coups and mysterious killings masterminded by well-connected bureaucrats, officers and civilians.
Prosecutors are seeking life imprisonment for Sener Eruygur and Hursit Tolon, retired four star generals and, respectively, the former head of the paramilitary gendarmerie and the former army commander, charging them with founding a terrorist group to overthrow parliament.
A copy of the indictment was published on Wednesday. The court will begin hearing the case on July 20 and decide whether to merge it with the continuing trial, according to the Anatolian news agency.
Eighty six people, many known for their strong nationalist views and opposition to the governing Justice and Development party, are charged with belonging to an organisation that planned bombings and assassinations to provoke a military coup.
But Wednesday's indictment is more explicitly political, suggesting the prosecutor is willing to delve into the events surrounding Abdullah Gul’s appointment as president in 2007, when secularists organised demonstrations to protest at the choice of a politician who was once overtly Islamist. It also reaches senior levels of a military previously all but immune from prosecution.
Wednesday, March 25, 2009
Turkish election offers hope for Kurds
Plumes of smoke rose above the fields around Diyarbakir, in Turkey’s Kurdish south-east, from fires lit to mark the traditional festival of Newruz. Under spring sunshine, families picnicked and dancers stamped in circles as Kurdish singers took the stage before a crowd of hundreds of thousands.
The peaceful celebration shows how far the region has come since the early 1990s, when violence between the army and the separatist Kurdistan Workers party (PKK) was at its height and Newruz was a flashpoint for clashes between demonstrators and security forces.
Diyarbakir has become one of Turkey’s hottest electoral battlegrounds. The ruling Justice and Development party (AKP) is fighting to dislodge the Kurdish Democratic Society party (DTP) mayor in municipal polls this weekend. Both sides say the result could accelerate efforts to end the conflict.
“Turkey’s on the right route ... but it’s following it slowly,” says Galip Ensarioglu, chairman of Diyarbakir’s chamber of commerce.
In recent months, Turkish state television has begun broadcasting in the once-banned Kurdish language, an important step for a minority that accounts for almost a fifth of Turkey’s 70m population.
The AKP has pledged to pump money into the south-east’s threadbare economy. The PKK is fighting a rearguard action from hideouts in the Qandil mountains of Northern Iraq. There has been no violence inside Turkey for three months.
Warming relations with Iraq could lead to a breakthrough. Abdullah Gul, the first Turkish president to visit Baghdad in more than 30 years, this week broke a taboo in referring to the “Kurdistan regional administration” in northern Iraq.
Jalal Talabani, the Iraqi president and himself a Kurd, called for the rebels to disarm or leave Iraq. Iraqi Kurdish leaders will soon convene a security conference that could call for an amnesty and an end to the PKK’s armed struggle.
But first, Turkey’s government will have to persuade Kurds that it can protect their rights better than the insurgents, while reassuring other voters it is not caving in to terrorism.
The municipal campaign in the south-east is being fought for higher stakes than just city services. AKP victories in the south-east could “increase the chances for Ankara to ... clarify its intentions”, especially on the timing and scope of an amnesty for PKK members, says Yavuz Baydar, a commentator.
But the DTP looks set to hold on to its strongholds. Many in Diyarbakir are frustrated that the AKP, wary of provoking opponents, has not used its majority in parliament to make constitutional changes that would allow minorities greater rights and make it easier for Kurdish deputies to win seats. “What are they waiting for? They don’t need anyone’s support,” said Sezgin Tanrikulu, a human rights lawyer.
Yet a convincing DTP win could strengthen the party, under threat of closure for links to the PKK, as a political alternative to violence. Osman Baydemir, Diyarbakir’s mayor, said it would force other politicians to take DTP deputies, ostracised since their election to parliament in 2007, more seriously.
But the DTP looks neither willing nor able to press the PKK rebels to abandon their fight for an ethnic homeland.
Leyla Zana, who spent years in jail for her firebrand speeches, won cheers from Saturday’s crowds when she reproached Mr Talabani for suggesting disarmament and said an amnesty should be the last stage in the process.
In Ankara, politicians in suits leapt awkwardly over Nevruz fires to signal official acceptance of a festival once considered subversive. But in Diyarbakir, the local AKP candidate, Kutbettin Arzu, has an uphill task to win voters. Men in a smoke-filled teahouse on the city outskirts are adamant in their support for the DTP.
“We won’t vote for any other party,” said Abidin, whose village survived the army’s scorched earth tactics in the 1990s. They make little secret of their sympathy for the PKK fighters. “If you go to Qandil mountains,” says the waiter, “say hello to our friends.”
The peaceful celebration shows how far the region has come since the early 1990s, when violence between the army and the separatist Kurdistan Workers party (PKK) was at its height and Newruz was a flashpoint for clashes between demonstrators and security forces.
Diyarbakir has become one of Turkey’s hottest electoral battlegrounds. The ruling Justice and Development party (AKP) is fighting to dislodge the Kurdish Democratic Society party (DTP) mayor in municipal polls this weekend. Both sides say the result could accelerate efforts to end the conflict.
“Turkey’s on the right route ... but it’s following it slowly,” says Galip Ensarioglu, chairman of Diyarbakir’s chamber of commerce.
In recent months, Turkish state television has begun broadcasting in the once-banned Kurdish language, an important step for a minority that accounts for almost a fifth of Turkey’s 70m population.
The AKP has pledged to pump money into the south-east’s threadbare economy. The PKK is fighting a rearguard action from hideouts in the Qandil mountains of Northern Iraq. There has been no violence inside Turkey for three months.
Warming relations with Iraq could lead to a breakthrough. Abdullah Gul, the first Turkish president to visit Baghdad in more than 30 years, this week broke a taboo in referring to the “Kurdistan regional administration” in northern Iraq.
Jalal Talabani, the Iraqi president and himself a Kurd, called for the rebels to disarm or leave Iraq. Iraqi Kurdish leaders will soon convene a security conference that could call for an amnesty and an end to the PKK’s armed struggle.
But first, Turkey’s government will have to persuade Kurds that it can protect their rights better than the insurgents, while reassuring other voters it is not caving in to terrorism.
The municipal campaign in the south-east is being fought for higher stakes than just city services. AKP victories in the south-east could “increase the chances for Ankara to ... clarify its intentions”, especially on the timing and scope of an amnesty for PKK members, says Yavuz Baydar, a commentator.
But the DTP looks set to hold on to its strongholds. Many in Diyarbakir are frustrated that the AKP, wary of provoking opponents, has not used its majority in parliament to make constitutional changes that would allow minorities greater rights and make it easier for Kurdish deputies to win seats. “What are they waiting for? They don’t need anyone’s support,” said Sezgin Tanrikulu, a human rights lawyer.
Yet a convincing DTP win could strengthen the party, under threat of closure for links to the PKK, as a political alternative to violence. Osman Baydemir, Diyarbakir’s mayor, said it would force other politicians to take DTP deputies, ostracised since their election to parliament in 2007, more seriously.
But the DTP looks neither willing nor able to press the PKK rebels to abandon their fight for an ethnic homeland.
Leyla Zana, who spent years in jail for her firebrand speeches, won cheers from Saturday’s crowds when she reproached Mr Talabani for suggesting disarmament and said an amnesty should be the last stage in the process.
In Ankara, politicians in suits leapt awkwardly over Nevruz fires to signal official acceptance of a festival once considered subversive. But in Diyarbakir, the local AKP candidate, Kutbettin Arzu, has an uphill task to win voters. Men in a smoke-filled teahouse on the city outskirts are adamant in their support for the DTP.
“We won’t vote for any other party,” said Abidin, whose village survived the army’s scorched earth tactics in the 1990s. They make little secret of their sympathy for the PKK fighters. “If you go to Qandil mountains,” says the waiter, “say hello to our friends.”
Saturday, March 14, 2009
The enduring popularity of Recep Tayyip Erdogan
AT A recent rally in the predominantly Kurdish city of Van, in south-east Turkey, Recep Tayyip Erdogan was in his element. Turkey’s prime minister rattled off his government’s achievements, bellowing out to a jubilant crowd, “22 primary schools, five health clinics, 82 kilometres of paved roads”.
With only three weeks to go before countrywide municipal elections on March 29th, Mr Erdogan has hit the campaign trail in a confident mood. Most opinion polls suggest that his mildly Islamist Justice and Development Party (AKP) will clobber its opponents yet again. The secular opposition Republican People’s Party (CHP) is so desperate that it no longer talks much of the risk of sharia law or the dangers of Kurdish separatism. Instead it has resorted to recruiting female candidates who wear the Islamic headscarf and calling for the Kurdish new year to be declared a national holiday.
None of this is likely to make much impression on voters, most of whom will stick with the AKP. Nor will it affect Mr Erdogan’s policies. Ever since he was handsomely re-elected in the 2007 general election, his critics say that the prime minister has become increasingly autocratic, drifting away from the reformist agenda that first brought the AKP to single-party rule in 2002. It does not help that the European Union is continuing to prevaricate in the long-drawn-out talks about Turkey’s membership application, sapping enthusiasm for reform in Ankara.
As further evidence of autocratic tendencies, the critics point to Mr Erdogan’s continuing quarrel with Aydin Dogan, the country’s biggest media mogul, whose outlets have exposed corruption scandals in which individuals close to the government have been implicated. Mr Dogan believes this explains why he faces a $500m claim for allegedly unpaid taxes, a charge he passionately denies. “Turkey has become a republic of fear,” complains Sedat Ergin, managing editor of Milliyet, a leading Dogan newspaper.
On the international front Mr Erdogan is raising eyebrows for more than his (understandable) loss of enthusiasm for the EU. He has also attracted unfavourable attention for his virulent attacks on Israel, especially during its war in Gaza, and for his budding friendships with Iran and Sudan.
Among ordinary Turks, however, Mr Erdogan remains the most popular and charismatic leader since a visionary former prime minister and president, Turgut Ozal. One old Kurdish woman in Van sums up the mood: “Tayyip is one of us, he treats us as equals.” Mr Erdogan’s popularity has even forced his enemies, notably the country’s hawkish generals, who have often tried to topple his government, to back off.
Mr Erdogan’s touch was in evidence in Van as he and his vivacious wife, Emine, handed out toys to ragged children. Elsewhere in Turkey, the government has been giving away coal, school textbooks and, as the elections draw near, even fridges and washing-machines to the poor. Such profligacy has angered the IMF. A long-delayed standby facility with the fund has yet to be signed because of differences over public spending. But a defiant Mr Erdogan insists, in an interview, that Turkey’s economy is robust enough to get through its current troubles without IMF help.
Like most countries, Turkey has been hit by the world financial crisis. The Turkish lira is slipping against the dollar, GDP is expected to shrink this year and unemployment is rising. Yet, partly thanks to tough regulation, not a single Turkish bank has gone under. The economy is wobbling but remains on its feet.
No wonder Mr Erdogan is so confident. Many worry that another big electoral win may swell his head further. Yet for all his pre-electoral posturing, there are signs that his pragmatic self may come back. He seems to have grasped that he has an image problem. He has hired a new, affable spokesman and is courting foreign journalists for the first time. In an interview with this correspondent, he freely bestowed smiles (and dried fruit) as he insisted he was no autocrat. “I can be impatient at times,” was all he would admit.
The launch of Turkey’s first official Kurdish-language television channel in January and the government’s calls for the establishment of Kurdish literature departments at state universities have raised hopes of more reforms. After years of mutual hostility, Turkey and the Iraqi Kurds are at last talking. A deal with separatist guerrillas from the Kurdistan Workers’ Party (PKK), who have been fighting the Turkish army since 1984 from bases in northern Iraq, is said to be on the table. Turkey’s generals are tentatively compliant.
All of this will make Mr Erdogan’s meeting this weekend with Hillary Clinton, America’s secretary of state, especially significant. Mr Erdogan will brief her on talks with another former Turkish foe, Armenia. Once the local elections in Turkey and the April 24th anniversary of the mass killings of Ottoman Armenians in 1915 are past, it is expected that formal ties will be re-established between the two countries and their long-closed border will be reopened. This may also stave off attempts by America’s Congress to pass a resolution calling the massacres a genocide.
An IMF deal is widely expected after the local elections as well, though Mehmet Simsek, the economy minister, insists that the IMF must drop some of its more “orthodox” demands. On progress towards joining the EU, the next big test for Mr Erdogan will be whether he can budge a bit more on the opening of Turkish ports and airports to Cyprus, shaming Turkey’s detractors within the EU (notably the French) into stopping their efforts to undermine the membership talks.
The appointment of Egemen Bagis, a sharp young English-speaker, as Turkey’s first cabinet-rank EU negotiator suggests that Mr Erdogan may make a fresh effort to put the EU talks back on track. But if he is genuinely serious, he will have to take a second shot at rewriting Turkey’s constitution, crafted by the generals after a military coup in 1980. His previous attempt at this almost led the Constitutional Court to ban the AKP on the ground that it was trying to impose sharia law. That is because he started off in piecemeal fashion by trying to ease bans on the Islamic headscarf in government offices and universities. Mr Erdogan would do better this time if he worked with the opposition to produce a constitution that met the wishes of all Turks, not just pious ones.
With only three weeks to go before countrywide municipal elections on March 29th, Mr Erdogan has hit the campaign trail in a confident mood. Most opinion polls suggest that his mildly Islamist Justice and Development Party (AKP) will clobber its opponents yet again. The secular opposition Republican People’s Party (CHP) is so desperate that it no longer talks much of the risk of sharia law or the dangers of Kurdish separatism. Instead it has resorted to recruiting female candidates who wear the Islamic headscarf and calling for the Kurdish new year to be declared a national holiday.
None of this is likely to make much impression on voters, most of whom will stick with the AKP. Nor will it affect Mr Erdogan’s policies. Ever since he was handsomely re-elected in the 2007 general election, his critics say that the prime minister has become increasingly autocratic, drifting away from the reformist agenda that first brought the AKP to single-party rule in 2002. It does not help that the European Union is continuing to prevaricate in the long-drawn-out talks about Turkey’s membership application, sapping enthusiasm for reform in Ankara.
As further evidence of autocratic tendencies, the critics point to Mr Erdogan’s continuing quarrel with Aydin Dogan, the country’s biggest media mogul, whose outlets have exposed corruption scandals in which individuals close to the government have been implicated. Mr Dogan believes this explains why he faces a $500m claim for allegedly unpaid taxes, a charge he passionately denies. “Turkey has become a republic of fear,” complains Sedat Ergin, managing editor of Milliyet, a leading Dogan newspaper.
On the international front Mr Erdogan is raising eyebrows for more than his (understandable) loss of enthusiasm for the EU. He has also attracted unfavourable attention for his virulent attacks on Israel, especially during its war in Gaza, and for his budding friendships with Iran and Sudan.
Among ordinary Turks, however, Mr Erdogan remains the most popular and charismatic leader since a visionary former prime minister and president, Turgut Ozal. One old Kurdish woman in Van sums up the mood: “Tayyip is one of us, he treats us as equals.” Mr Erdogan’s popularity has even forced his enemies, notably the country’s hawkish generals, who have often tried to topple his government, to back off.
Mr Erdogan’s touch was in evidence in Van as he and his vivacious wife, Emine, handed out toys to ragged children. Elsewhere in Turkey, the government has been giving away coal, school textbooks and, as the elections draw near, even fridges and washing-machines to the poor. Such profligacy has angered the IMF. A long-delayed standby facility with the fund has yet to be signed because of differences over public spending. But a defiant Mr Erdogan insists, in an interview, that Turkey’s economy is robust enough to get through its current troubles without IMF help.
Like most countries, Turkey has been hit by the world financial crisis. The Turkish lira is slipping against the dollar, GDP is expected to shrink this year and unemployment is rising. Yet, partly thanks to tough regulation, not a single Turkish bank has gone under. The economy is wobbling but remains on its feet.
No wonder Mr Erdogan is so confident. Many worry that another big electoral win may swell his head further. Yet for all his pre-electoral posturing, there are signs that his pragmatic self may come back. He seems to have grasped that he has an image problem. He has hired a new, affable spokesman and is courting foreign journalists for the first time. In an interview with this correspondent, he freely bestowed smiles (and dried fruit) as he insisted he was no autocrat. “I can be impatient at times,” was all he would admit.
The launch of Turkey’s first official Kurdish-language television channel in January and the government’s calls for the establishment of Kurdish literature departments at state universities have raised hopes of more reforms. After years of mutual hostility, Turkey and the Iraqi Kurds are at last talking. A deal with separatist guerrillas from the Kurdistan Workers’ Party (PKK), who have been fighting the Turkish army since 1984 from bases in northern Iraq, is said to be on the table. Turkey’s generals are tentatively compliant.
All of this will make Mr Erdogan’s meeting this weekend with Hillary Clinton, America’s secretary of state, especially significant. Mr Erdogan will brief her on talks with another former Turkish foe, Armenia. Once the local elections in Turkey and the April 24th anniversary of the mass killings of Ottoman Armenians in 1915 are past, it is expected that formal ties will be re-established between the two countries and their long-closed border will be reopened. This may also stave off attempts by America’s Congress to pass a resolution calling the massacres a genocide.
An IMF deal is widely expected after the local elections as well, though Mehmet Simsek, the economy minister, insists that the IMF must drop some of its more “orthodox” demands. On progress towards joining the EU, the next big test for Mr Erdogan will be whether he can budge a bit more on the opening of Turkish ports and airports to Cyprus, shaming Turkey’s detractors within the EU (notably the French) into stopping their efforts to undermine the membership talks.
The appointment of Egemen Bagis, a sharp young English-speaker, as Turkey’s first cabinet-rank EU negotiator suggests that Mr Erdogan may make a fresh effort to put the EU talks back on track. But if he is genuinely serious, he will have to take a second shot at rewriting Turkey’s constitution, crafted by the generals after a military coup in 1980. His previous attempt at this almost led the Constitutional Court to ban the AKP on the ground that it was trying to impose sharia law. That is because he started off in piecemeal fashion by trying to ease bans on the Islamic headscarf in government offices and universities. Mr Erdogan would do better this time if he worked with the opposition to produce a constitution that met the wishes of all Turks, not just pious ones.
Tuesday, February 24, 2009
Turkish Mogul Butts Heads With Premier
By ANDREW HIGGINS
ISTANBUL -- An acrimonious feud between Turkey's leading media mogul and the country's Islam-tinged government has escalated sharply, amid fears in an embattled secular elite that intolerance of critical voices is eroding the Middle East's only Muslim democracy.
Speaking in his first interview after being hit recently with a tax charge and fine of around $500 million, Turkish media, energy and property magnate Aydin Dogan accused Prime Minister Recep Tayyip Erdogan of seeking to muzzle criticism and create a "calm and silent Turkey."
"The basis for all this is political," said Mr. Dogan, chairman of Dogan Sirketler Grubu Holdings AS, a conglomerate that controls seven newspapers, 28 magazines and three Turkish television channels as well as gasoline, electricity and other energy interests.
Turkey's ruling AK Party maintains that Mr. Dogan and his supporters are themselves trying to politicize a routine tax matter. The Finance Ministry said the fine and tax charge related to tax irregularities and had no other motive.
Mr. Dogan denies dodging taxes, and the company said it will contest the penalties.
The levy against Mr. Dogan's media group, Dogan Yayin Holdings, followed months of increasingly angry denunciations by Mr. Erdogan of "made-up news" about corruption.
The confrontation has sharpened tensions between Mr. Erdogan's party, which took power after a 2002 election, and a wealthy secular elite that previously dominated the economic and political affairs of a nation founded as a secular republic by Mustafa Kemal Ataturk in 1923.
A pillar of Turkey's secular establishment, Mr. Dogan, 72 years old, said he initially supported many AK Party policies, particularly its push to get Turkey into the European Union. Mr. Erdogan, he said, "has changed," veering away from early efforts to make Turkey more open and tolerant.
"Mr. Erodgan came to power using democracy. He is a product of democracy, but he can accept democracy only for himself," said Mr. Dogan, speaking in his palatial Istanbul office Friday. "He cannot accept side components of democracy such as free media."
Nearby, a television set -- tuned to one of the channels owned by Mr. Dogan -- broadcast yet another attack on his media by Mr. Erdogan.
Commenting on the broadside, Mr. Dogan said: "I used to get annoyed. Now I take it for granted."
Mr. Erodgan, who caused a stir last month by storming off the stage during a debate about Gaza at the World Economic Forum in Davos, Switzerland, has repeatedly denied wanting to silence media critics. He has said the government is merely trying to force businesses to obey the law and to end the unfair privileges that he argues they enjoyed under previous governments.
At a campaign rally last Thursday ahead of municipal elections in March, Mr. Erdogan accused Mr. Dogan's media company of joining forces with opposition politicians "to cover up its wrongdoings." He earlier mocked foes in the media as "dear dogs" that "sleep with" the opposition.
Bulent Gedikli, AK Party deputy chairman for economic affairs, said that Mr. Dogan's business faced a "routine tax examination" but that "what is not routine is the exaggerated manner" of the uproar that has followed. "This is very misleading to public opinion," said Mr. Gedikli.
Most of the levy relates to money earned by Dogan media from the sale of a stake to German media group Axel Springer AG, Mr. Dogan said.
Opposition politicians and free-press campaigners have condemned the government over the affair. Critics accuse Mr. Erdogan of adopting tactics similar to those used by Russian leader Vladimr Putin, who dismembered independent media group Media-Most and silenced other critical voices by deploying tax inspectors and other state functionaries to combat alleged economic crimes.
Turkey, however, has a far more robust free media and open society than Russia.
Mr. Dogan said seven of his companies are being investigated by tax inspectors. Relations with the government, he said, first "went haywire" early last year when his media outlets reported on the business dealings of Mr. Erdogan's son and the wife of another son. The mood soured further when Mr. Dogan's newspapers started digging into a criminal case in Germany involving a Turkish charity accused of funneling funds to Mr. Erdogan's AK Party.
"He could not put up with this and wanted to silence us. We refused to accept silence. The situation with the government got out of control," Mr. Dogan said.
Mr. Erdogan in September urged supporters to boycott Mr. Dogan's newspapers, the most prominent of which are Hurriyet and Milliyet.
Mr. Dogan said this only boosted circulation but added that the prime minister's anger has branded his various companies with an "X mark" that makes it difficult to do business. "All our business is tied up in red tape," he said, "Everything is delayed." Projects on hold include plans to build an oil refinery by Petrol Ofisi AS, majority owned by Mr. Dogan's group.
Mr. Dogan said he and Mr. Erdogan haven't spoken since 2006, though they did shake hands late last year at a wedding.
ISTANBUL -- An acrimonious feud between Turkey's leading media mogul and the country's Islam-tinged government has escalated sharply, amid fears in an embattled secular elite that intolerance of critical voices is eroding the Middle East's only Muslim democracy.
Speaking in his first interview after being hit recently with a tax charge and fine of around $500 million, Turkish media, energy and property magnate Aydin Dogan accused Prime Minister Recep Tayyip Erdogan of seeking to muzzle criticism and create a "calm and silent Turkey."
"The basis for all this is political," said Mr. Dogan, chairman of Dogan Sirketler Grubu Holdings AS, a conglomerate that controls seven newspapers, 28 magazines and three Turkish television channels as well as gasoline, electricity and other energy interests.
Turkey's ruling AK Party maintains that Mr. Dogan and his supporters are themselves trying to politicize a routine tax matter. The Finance Ministry said the fine and tax charge related to tax irregularities and had no other motive.
Mr. Dogan denies dodging taxes, and the company said it will contest the penalties.
The levy against Mr. Dogan's media group, Dogan Yayin Holdings, followed months of increasingly angry denunciations by Mr. Erdogan of "made-up news" about corruption.
The confrontation has sharpened tensions between Mr. Erdogan's party, which took power after a 2002 election, and a wealthy secular elite that previously dominated the economic and political affairs of a nation founded as a secular republic by Mustafa Kemal Ataturk in 1923.
A pillar of Turkey's secular establishment, Mr. Dogan, 72 years old, said he initially supported many AK Party policies, particularly its push to get Turkey into the European Union. Mr. Erdogan, he said, "has changed," veering away from early efforts to make Turkey more open and tolerant.
"Mr. Erodgan came to power using democracy. He is a product of democracy, but he can accept democracy only for himself," said Mr. Dogan, speaking in his palatial Istanbul office Friday. "He cannot accept side components of democracy such as free media."
Nearby, a television set -- tuned to one of the channels owned by Mr. Dogan -- broadcast yet another attack on his media by Mr. Erdogan.
Commenting on the broadside, Mr. Dogan said: "I used to get annoyed. Now I take it for granted."
Mr. Erodgan, who caused a stir last month by storming off the stage during a debate about Gaza at the World Economic Forum in Davos, Switzerland, has repeatedly denied wanting to silence media critics. He has said the government is merely trying to force businesses to obey the law and to end the unfair privileges that he argues they enjoyed under previous governments.
At a campaign rally last Thursday ahead of municipal elections in March, Mr. Erdogan accused Mr. Dogan's media company of joining forces with opposition politicians "to cover up its wrongdoings." He earlier mocked foes in the media as "dear dogs" that "sleep with" the opposition.
Bulent Gedikli, AK Party deputy chairman for economic affairs, said that Mr. Dogan's business faced a "routine tax examination" but that "what is not routine is the exaggerated manner" of the uproar that has followed. "This is very misleading to public opinion," said Mr. Gedikli.
Most of the levy relates to money earned by Dogan media from the sale of a stake to German media group Axel Springer AG, Mr. Dogan said.
Opposition politicians and free-press campaigners have condemned the government over the affair. Critics accuse Mr. Erdogan of adopting tactics similar to those used by Russian leader Vladimr Putin, who dismembered independent media group Media-Most and silenced other critical voices by deploying tax inspectors and other state functionaries to combat alleged economic crimes.
Turkey, however, has a far more robust free media and open society than Russia.
Mr. Dogan said seven of his companies are being investigated by tax inspectors. Relations with the government, he said, first "went haywire" early last year when his media outlets reported on the business dealings of Mr. Erdogan's son and the wife of another son. The mood soured further when Mr. Dogan's newspapers started digging into a criminal case in Germany involving a Turkish charity accused of funneling funds to Mr. Erdogan's AK Party.
"He could not put up with this and wanted to silence us. We refused to accept silence. The situation with the government got out of control," Mr. Dogan said.
Mr. Erdogan in September urged supporters to boycott Mr. Dogan's newspapers, the most prominent of which are Hurriyet and Milliyet.
Mr. Dogan said this only boosted circulation but added that the prime minister's anger has branded his various companies with an "X mark" that makes it difficult to do business. "All our business is tied up in red tape," he said, "Everything is delayed." Projects on hold include plans to build an oil refinery by Petrol Ofisi AS, majority owned by Mr. Dogan's group.
Mr. Dogan said he and Mr. Erdogan haven't spoken since 2006, though they did shake hands late last year at a wedding.
Subscribe to:
Posts (Atom)